Salih Uyan

Değerler Eğitimi İçin Okul Zili Beklenmez

Değerler eğitimiyle ilgili velilerin okuldan beklentileri artıyor. Bu memnun edici bir gelişme. Ama beni biraz tedirgin eden bir durum var.
Sanki değerler eğitimi Türkçe veya sosyal bilgiler gibi bir ders olarak görülmeye başlandı. Aylık temalarla, pano çalışmalarıyla veya ibretlik hikâyelerle elbette çok güzel işler yapılabilir.
Ama değerler eğitimi için ders zili doğumla birlikte çalar. En kritik dönem de erken çocukluk dönemidir. Yani karakter oluşumu tamamlanana kadar olan zaman.
Bu eğitimin yeri ve zamanı yoktur. Çocukluktan itibaren yaşanan her hadise, yapılan her konuşma ve evde geçen her dakika çocukta değerlerin oluşumuna katkıda bulunur.
Yetişkinlerde sıkça rastlanan değersizlik hissinin temelinde, altı bezli dönemden kalan hatıralar vardır.
Bu anlamda evde çocukla yapılan konuşmalar aslında gayriresmî bir değerler eğitimi müfredatıdır. Bu müfredatın yıllık planı yapılmaz, notu karneye yansımaz. Sınavların tarihi de belli değildir.
Ne zaman ki anne babalar çocuklarıyla ilgili imtihan yaşamaya başlar, evde boş geçen dersler hatırlanır. Ve telafi programları devreye girer.
Çocuklar alfabeyi okulda öğrenirler ama anne babalarının kelimeleriyle cümle kurarlar.
Konu değerler eğitimiyse eğer, evdeki eğitimle okuldaki eğitim arasındaki fark, anne sütüyle pastörize süt arasındaki fark gibidir.
Değerler eğitimini tamamen okula havale eden anne babalar, havale masraflarına katlanmak zorundadır.

EL AĞZINA BAKAN KARISINI TEZ BOŞAR

Geçenlerde bir arkadaşım anlattı.
Veli grubunda çocuğu birinci olan bir anne tüm sınıfın sınav sonuçlarını paylaşmış. Grubun yöneticisi buna çok kızmış. Çünkü onun çocuğu listenin alt sıralarındaymış.
O da el âlemin ağzı torba olmadığı için büzememiş ama gruptan atmış.
Yetişkinlerin rekabetine çocukları alet etmek ne kadar kötü!
Çocuğunun yüksek notuyla övünen de çocuğunun zayıf notundan utanan da eşit derecede hatalıdır. Çünkü hayırlı evlat tarifinde rakamlara yer yoktur.
“Millet ne der” kaygısı aile içi iletişimi günden güne zayıflatan bir tümördür. Kötü huylusu kısa sürede yayılıp iletişimi öldürür. En iyi huylusu ağrı yapar, sıkıntı verir.
Siz de benzer kaygılar taşıyorsanız, başkalarına aldırmak yerine acilen bu tümörü aldırın. Rahat edersiniz.
“Değerler” eğitiminin merkezinde çocuk, “ne derler” eğitiminin merkezinde el âlem vardır.
Sizin için hangisi önemliyse, onu seçersiniz.

SÖYLENENLER VE ÇOCUĞA GİDEN MESAJLAR

Çocuklarla yaptığımız konuşmalar gayriresmî bir değerler eğitimi müfredatıdır dedik ya! İşte size satır aralarına saklanmış derslerden üç örnek…
– Anne, Türkçe sınavından 87 aldım.
– Senden daha yüksek alan var mı sınıfta?
Çocuğa giden mesaj: Senin sınavdan kaç aldığın umurumda değil. Önemli olan senin herkesten daha başarılı olman. İnşallah bütün arkadaşların senden daha düşük almıştır.
***
– Anne, matematik sınavından 95 aldım.
– Mertcan kaç aldı?
Çocuğa giden mesaj: Senin 95 alman önemli değil. Önemli olan veli toplantılarında beni gıcık eden sınıf annesi Aysel Hanım’ın oğlu Mertcan’dan daha yüksek puan alman.
​ ***
– Baba, deneme sınavından 42 geldi.
– Hadi ya! Karneye yansıyacak mıymış?
Çocuğa giden mesaj: Önemli olan öğrenmek değil, nottur. Karnende zayıf olursa ben milletin yüzüne nasıl bakarım? Notların yüksek olması için her yolu dene. Kopya da çekebilirsin.

Bİ’ŞEY SORABİLİR MİYİM?

Çocuklarının yüksek notlarıyla övünen veya başkalarına mahcup olma kaygısıyla çocuğunun düşük notlarından utanan anne babalara ebeveynlik dersinden kaç verirdiniz?

Kaynak: http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/salih-uyan/600324.aspx

Öğretmek mi Düşündürmek mi?

Mesleğe ilk başladığım sene birlikte çalıştığımız bir sınıf öğretmeni anlatmıştı:

Bir gün sınıfta, “Çıkarın kâğıtları, yazılı yapacağım,” demiş ve tek bir soru yazdırmış.

Fatih Sultan Mehmet İstanbul’a hangi köprüden girmiştir?

A) Boğaziçi köprüsü

B) Fatih Sultan Mehmet Köprüsü

C) Haliç Köprüsü

D) Malabadi Köprüsü

3. sınıf öğrencisi olan bu çocuklar biraz düşündükten sonra cevapları işaretlemişler. Öğretmen hemen kâğıtları okumuş. Sınıfın yüzde sekseni “B” şıkkını işaretlemiş.

Geriye kalanlar ise diğer şıkları…

 

Bunu da birkaç hafta önce başka bir öğretmen arkadaşım anlatmıştı:

Bir okulda deprem tatbikatı yapılacakmış. Okul müdürü yıllardır tatbikat yaptığı için sıkılmış olsa gerek farklı bir şey denemeye karar vermiş.

Toplamış öğretmenleri ve “Yıllardır aynı şeyi yapıyoruz. Bu sefer sirenleri çocuklar teneffüsteyken çalalım, bakalım ne olacak?” demiş. Birkaç öğretmen bu fikre itiraz etmiş. İlçeye tatbikatla ilgili resim göndermeleri gerektiğini ve bu durumda çocuklar sırayla bahçeye inerken resim çekemeyeceklerini söylemişler. Müdür durumu ilçeye izah edeceğini söyleyip öğretmenleri ikna etmiş. Gerçekten de çocuklar bahçede neşeyle oynarlarken sirenleri çalmışlar. Çocuklar sireni duyar duymaz koşturarak okula girmişler. Ne olduğunu anlayamayan öğretmenler de çocukların peşinden koşup okula girmiş. Sınıflara çıktıklarında, öğrencileri sıraların yanına çömelmiş halde beklerken bulmuşlar. Sirenler susunca da daha önce yaptıkları gibi hep birlikte yine bahçedeki toplanma alanına doğru koşturmuşlar. Tatbikatla ilgili rapor hazırlanmış, sırayla bahçeye inerken çekilen fotoğraflar rapora eklenmiş.

 

Anlatmış olduğum bu iki örnekten yola çıkarsak galiba çocuklara düşünmek haricinde her şeyi öğretmişiz. Müfredat yetiştirme derdine düşüp insan yetiştirmeyi unutmuşuz.

Artık öğretmeyi bırakalım da, biraz düşünsünler.

Sınıfta yoklama alırken, bir de Descartes’a göre mevcutları yazalım.

Bakalım sınıfta kaç kişi var?

Çocukları Yalandan Korumak İçin 10 Altın Kural

1 – Edebiyat yapmak yerine icraat yapın!

“Yılandan korkmam yalandan korktuğum kadar,” falan diyerek onları etkilemeye çalışırsanız hiçbir işe yaramaz. Çünkü soyut düşünce yetenekleri gelişmemiş çocuklar için yılan ile yalan arasında dünyalar kadar fark vardır. “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar,” atasözü de çocuklar için bir şey ifade etmez. En azından Edison’dan sonra dünyaya gelen çocuklar için… Çocuk yalan söylüyorsa mutlaka bir sebebi olduğunu bilin. Edebiyat yapmak yerine niçin yalan söylediğini keşfetmeye çalışın ve onları yalan söylemek zorunda bırakan durumları yok edin. Mesela eğer çocuğunuz çok şeker yiyorsa ve siz kızdığınız için genelde yemediğini iddia ediyorsa, işe şekerleri ortadan kaldırmakla başlayın.

2 – Silmek isteyecekleri dakikalar yaşatmayın!

Küçük çocuklar genelde bir şey hakkında kendilerini kötü hissettiklerinde yalan söylerler. Ve yalan söylediklerinde, o şeyin yaşanmamış olduğunu düşünürler. Psikologlar buna, “Sihirli düşünce” adını veriyor. Yani çocuklar aslında kurdukları cümlelerle, yaşadıkları dakikaları sildiklerine inanıyorlar. Bu yüzden onlara sunduğunuz hayatın içinde kendilerini kötü hissettirecek ihtimalleri yok edin.

3 – Önce tuz yalatıp, sonra suyu yasaklamayın!

Genelde despot anne babaların çocukları çok yalan söyler. Çocuklara karşı aşırı baskı kuran anne babaların, çocuğu yalan söylüyor diye şikâyet etmesi çok anlamlı değil. Bu durum, çocuğa önce tuz yalatıp, sonra su içiyor diye yakınmaya benziyor. Bu yüzden çocuğunuz yanlış bir şey yaptığında anlayışlı davranın. Onu yalana değil, doğruya sevk edecek şekilde hareket edin. Diyelim ki küçük kardeşinin oyuncağını almış olduğundan şüpheleniyorsunuz. Eğer “Kardeşinin oyuncağını sen mi aldın?” diye bodoslama dalarsanız, yalana davetiye çıkarmış olursunuz. Bunun yerine, “Kardeşinin oyuncağı nerede acaba? Birlikte arayalım mı, ne dersin? Bulursak kardeşin de çok mutlu olacak,” şeklinde konuşabilirsiniz. Çünkü çocukların düşünce sistemleri biz yetişkinlere göre çok basittir. Ahlaklı olmak gibi bir endişeleri yoktur. En büyük endişeleri, başlarının derde girmemesidir.

4 – İlgi göstermek için çocuğunuzdan Hollywood performansı beklemeyin!

Çocuklar bazen de dikkat çekmek için yalan söyler. Eğer kendi basit dünyalarında yaşadıklarıyla sizin ilginizi çekemediklerini düşünürlerse hayal güçleri fazla mesai yapmaya başlar. “Bugün öğretmen beni tahtaya kaldırdı, soruyu bildim,” falan diye anlattığı hikâyeler ilginizi çekmeyebilir. Ama bunu en azından çocuğunuza fark ettirmeyin. Her anlattığını ilgiyle dinleyin. Aksi halde sırf sizin ilginizi çekebilmek için hikâyeler uydurmasına engel olamazsınız.

5 – Basit hikâyeleri ödüllendirin!

Çocuğunuzun hayal güçlerinin eseri olan hikâyeler anlatmasına engel olmak için, onun bazı anlattıklarından sonra basit de olsa hediyeler verin. “Bugün Kerem’le silgimi paylaştım,” diyen çocuğunuza kuru bir “Aferin,” demek yerine, “İşte sana da yakışan bu. Cömert insanlar her zaman kazanırlar,” deyip küçük bir hediye verin.

6 – Ama abartmayın!

Kerem’le silgisini paylaştığı için küçük bir ödül verin ama konuyu abartmayın. Çocuğunuzu, her numaradan sonra balık atılan fok balığına döndürmeyin. Yapılan araştırmalar, aşırı ödüllendirilen çocukların sosyal hayata karıştıktan sonra daha fazla yalan söylediğini gösteriyor. Evdeyken olur olmaz her şey için ödül alan çocuklar, okulda birden ödüller kesilince şaşırıyor. Yaptığı en basit şeyler için bile ödül beklentisine giren çocuk, karşılığını alamayınca dikkat çekmek için yalan söylemeye başlıyor. Bu yüzden çocuğunuz sabah yatağını topladığında bir festival havasında kutlamalar yapmayın.  

7 – Ceza verirken konudan ayrılmayın!

Çocuğa ceza vermek yerine ödüllendirmek her zaman daha faydalıdır. Ama yalan alışkanlığını bitirmek için ceza vermek gerektiğini düşünüyorsanız, cezanın mutlaka söylenen yalanla ilgili olmasına dikkat edin. Mesela konu fazla çikolata yemekse ve çocuğunuz dudaklarının kenarları çikolata lekeleriyle dolu olduğu halde yemediğini söylüyorsa, bir hafta çikolata yemeyi yasaklayın. Böylece yalanın başına ne işler açtığını öğrensin.

8 – Gerçekleri hikâyelerle süsleyin!

Çocuğunuza yalanın zararlarını anlatan hikâye kitapların alın ve okuyun. Kitaptaki karakterlerin yalan söyledikleri için başına gelen kötü şeyler, çocuğunuz üzerinde çok etkili olacaktır. Çıplak gerçek çocukları da, yetişkinleri de rahatsız edebilir. Hikâyeyle giydirilmiş ve süslenmiş gerçekler tarih boyunca hep daha etkili olmuştur.

9 – Aynaya bakın!

Çocuklar çoğu zaman yaptıkları hataları silmek için yalana başvurabilirler. Bu yüzden onlara hata yapmanın normal bir insan davranışı olduğunu hatırlatın. Sizin de zaman zaman hata yaptığınızı, önemli olan şeyin hatada ısrar etmemek olduğunu vurgulayın.

10 – Sizi taklit etmeye çalışan çocuklara kızmayın!

Çocuklar farklı yalan türleri arasındaki farkları anlayamazlar. Bu yüzden çocuğunuzun yanında amacınız ne olursa olsun asla yalan söylemeyin. Eğer söylüyorsanız, çocuğunuz yalan söylediğinde sakın onlara kızmayın. Çünkü onlar sadece hayatta en sevdikleri insanı taklit etmeye çalışıyorlar.

Dunning-Kruger Sendromu Yaşamayan İnsanların 13 Özelliği

Üniversitede okurken hiç çalışmadığım ve anlamadığım derslerin sınavlarına acayip rahat girerdim. Sıfır stres yani…

Ama iyi olduğumu düşündüğüm ve çalıştığım sınavlara girerken stres seviyem tavan yapardı.

Bugünlerde sıkça duyduğumuz “Dunning Kruger sendromu” işte bu durumu anlatıyor. “Özgüven zehirlenmesi” olarak da tarif edilen bu teorinin temelinde şu cümle var;

“Cehalet, insanın kendine olan güvenini artırır.”

İnternette bu sendroma sahip insanların özellikleri bol bol anlatılmış zaten. Ben de bu sendromu yaşamayan insanların özelliklerini yazdım.

 

Dunning-Kruger Sendromu Yaşamayan İnsanların 13 Özelliği

1 – Bir çalışanı gelip onunla bir fikrini veya projesini paylaştığında, “Biz zaten bunların hepsini düşündük. Sen işine yoğunlaş!” türünden cümleler kurmaz. Yani personele “heyecanlı sünnet çocuğu” muamelesi yapmaz. Gerçekten daha önceden düşünmüş olsa bile bunu daha usturuplu bir şekilde ifade eder.

2 – Matematikten sanat tarihine, politikadan biyomedikale kadar her alana el atmaya çalışmaz. Bir insanın her alanda ve her konuda bilgi sahibi olamayacağını bilir. “Bilmiyorum,” demekten korkmaz. En korktuğu şey bildikleriyle kibirlenmektir.

Hakkında hiç fikri olmayan durumlarda bile konuya hâkimmiş pozu vermez. Her konuda hazırlıklıymış numarası yapan insanların, bazı karelerde ne kadar komik durduğunu bildiği için akıllı davranır. Şaşırmaktan gocunmaz.

4 – Ast-üst ilişkilerinde karakterli davranır. Üstüne aşırı saygı gösterirken, altına evcil hayvan muamelesi yapmaz. İş yerinden çıktıkları anda herkesin eşit olduğunu benimsemiştir. Ast-üst ilişkisinin sadece yaptıkları işle ilgili olduğunu aklından çıkarmaz. Ofisle sınırlı bir itibarı kökünden reddeder.

5 – Bazı işleri yapıp yapamayacağından emin olamaz ve bunu söylemekten çekinmez. Her türlü işi yapabilen bir insan evladı olamayacağı için, altından kalkamayacağı bir iş olduğunda sıkıntı yapmaz. “Bu iş benim boyumu aşıyor,” derken utanç duymaz. Özgüven tacirlerine aldanıp her işe atlamaz.

6 – “Başarısız olmaya tahammülü yoktur,” cümlesine tahammülü yoktur. Çünkü başarısız olmak her an ihtimal dâhilindedir. Her işte başarılı olduğunu iddia eden insanlara şüpheyle yaklaşır. Hatta hiç yaklaşmaz.

7 – Sürekli çevresindeki insanların zaaflarını kaydedip, büyük bir heyecanla bunları kullanacağı günü beklemez. İnsanlarla ilgili slogan cümleler üretip itibar zedeleme çalışmaları yapmaz.

8 – Her zaman net fikirlere sahip olmak gibi bir ihtiyacı yoktur. Bazen karar vermekte zorlanır, bazen yanlış kararlar verebilir. “Kafası karışık olmak iyidir. Asıl tehlikeli olan, kafası ortaya karışık olan insandır,” sözünü sever.

9 – Çok film seyretmediği halde sinema eleştirmeni, çok kitap okumadığı halde kitap kurdu havalarına girmez. Tıpkı fiziksel özellikler gibi, hayat tarzının da insanın üzerinde bir şekilde gözüktüğünü bilir. 140 kiloluk bir adamın; “20 yıldır günde 2 saat spor yapıyorum,” demesiyle, hayatında Türk filmi dışında film seyretmeyen bir adamın Bağımsız Filmler Festivaline kombine bilet alması arasında fark olmadığını bilir.

10 – İktidar ilişkilerine çok dikkat etmez. İnsanlara verdiği değer, paradan ve mevkiden bağımsızdır. Rakım kaç olursa olsun, insani ilişkilerini deniz seviyesinde yaşar.

11 – Devamlı çevresindeki insanların açıklarını arayanların, en çok açığı olan adamlar olduğunun farkındadır. Bu yüzden birilerinde açık aramaya başladığında, hemen bundan vazgeçip kendi açıklarına yoğunlaşır. Sürekli açık arayanların ilk fırsatta açığa alınacağını bilir.

12 – Küçük işleri hallederken büyük gürültü çıkarmaz. Astlarına iş tarif ederken, aracını park eden birisine yardım ediyormuş gibi bağırmaz.

13 – Okuduğu her özlü sözde, seyrettiği her filmde kendisini hatırlamaz. Düşünce dünyasının baş aktörü kendisi değildir. Mesela bu yazıyı okurken, olumlu cümlelerde, “Vay be, aynı ben” tribine girmez. Veya Bertrand Russell’ın;Dünyanın en büyük problemi, akılsız kişilerin kendilerinden son derece emin olması, buna karşılık zeki insanların sürekli şüpheler içinde olmasıdır!” sözünü okuyunca hemen kendisini cümlenin ikinci kısmına yerleştirmez. Hiç kendinden şüphe duymadan, emin bir şekilde böyle yaparsa, zaten otomatik olarak cümlenin birinci kısmına yerleşeceğini bilir.

Mükemmeliyetçi Çocuklar Yetiştirmemek İçin 10 Mükemmel Tavsiye

Bazı çocuklarda hep en iyi olma dürtüsü vardır. Bu tip çocuklar başarısız olmaktan çok korkarlar ve hep en önde olabilmek adına inanılmaz bir gayret sarf ederler.

Birincilik kürsüsüne çıkamadıklarında bunalıma girer, sınavdan bir soru bile kaçırdıklarında zıvanadan çıkarlar.

Türkiye’deki mevcut sistemden dolayı hem anne babalar, hem de okullar başarı odaklı olduğu için bu durumu belki normal sayabiliriz. Ama maalesef bu arada yenilgiyle başa çıkma gibi önemli bir konu atlanmaktadır.

Futbolculara nasıl hızlı koşacakları anlatılırken, sakatlanmayı önlemek için nasıl düşmeleri gerektiği de öğretilmektedir. “Hep koşacaksın, asla düşmeyeceksin,” diyen bir antrenörle bütün takımlar küme düşmeye mahkumdur.

Çocuklarının başarısız olacakları tüm ihtimalleri ortadan kaldırmaya çalışarak, onlara büyük bir iyilik yaptığını zanneden anne babalar da büyük bir yanılgı içindedir. Niyetleri iyi olsa da, bu tür anne babalar, çocuklarının hayat boyunca karşılaşacakları birçok güçlükle mücadele etmek için gereken beceriyi kazanmasına engel olmaktadır.

Psikolojik rahatsızlıkların birçoğunun temelinde de mükemmeliyetçilik yatar. Sosyal fobi veya yaygın anksiyete bozukluğu gibi rahatsızlıkların sebebi araştırıldığında, mutlaka bir yerlerde mükemmelliği hedefleyen anne babaların izlerine rastlanır.

Her zaman mükemmelliğe oynayan çocukların sürekli kaygılı olduğu ve hayal kırıklıklarıyla dolu bir hayat yaşadıkları bilinmektedir.

Çocuk ruhunun sindirim sisteminin sağlıklı çalışması ancak düzenli beslenmeyle mümkündür. Yenilgiyi hazmedemeyen çocukların zekâları ve kapasiteleri çok işe yaramaz.

Çünkü sindirim sistemi iflas ettiği anda beyin dâhil tüm sistem çökmeye mahkûmdur.

Mükemmeliyetçi çocuklar yetiştirmemek için 10 mükemmel tavsiye:

1 – Eğer çocuğunuz, ondan sürekli bir başarı beklentisi olduğunu hissederse kaygı seviyesi artar. Çocuğunuza, ona karşı duyduğunuz sevginin herhangi bir şarta bağlı olmadığını söyleyin. Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletin, sevgi de kayıtsız şartsız çocuklarındır.

2 – Cömert olmak, yardımsever olmak gibi özelliklerinin sizi okul başarısından daha fazla gururlandırdığını arada bir hatırlatın. Çocuğun bütün hayatını 100 puan üzerinden değerlendirmeyi bırakıp, ileride iyi bir insan olması için karşınıza çıkan fırsatları değerlendirin. Matematikten zayıf aldığında, harçlığıyla yoksul bir aileye hediye alması için teşvik ederek kendisini iyi hissetmesini sağlayın.

3 – Çocuğunuzdan her zaman en iyi olmasını istemediğinizi, ama yeni şeyler öğrenmesini beklediğinizi vurgulayın. Bir sınavdan tam not aldığında, “Harika, işte yüksek bir not daha aldın,” demek yerine, “Bu zor konuları öğrenmek için çok çalıştın ve başardın, tebrikler,” demeyi tercih edin.

4 – Çocuğunuzun, herhangi bir sınavdan 100 almadığında kendisini aptal gibi hissetmesini önlemek için bir şeyler yapın. Hayatta her şeyin nottan ibaret olmadığını, bütün notları zayıf olsa da güçlü bir karaktere sahip olmasının daha önemli olduğunu söyleyin. Veli toplantısında sınıf birincisinin annesini kıskanmayın. Çocuğunuzu öyle bir sevip koruyun ki, bütün birinci anneleri sizi kıskansın.

5 – Çocuğunuzun hata yapmasına izin verin. İstediğinde yardım edin ama ödevini veya başka bir işi çocuğunuzun yerine siz yapmayın. Sizin yardımınız olmadan çocuğunuz eksik ve hatalı da olsa bir işi bitirdiğinde, hatalara yoğunlaşmadan onu takdir edin. Böylece hem her zaman mükemmel olmak zorunda olmadığını öğrenir, hem de öz güveni gelişir.

6 – Her zaman hata yapabileceğinin farkında olan kişiler özür dilemeyi bilirler. Öğrenciniz de olsa, çocuğunuz da olsa bir hata yaptığınızda özür dilemekten çekinmeyin. Anne ve babasından “özür dilerim” cümlesini duyan çocukların bilinçaltında, hata yapmak normal bir eylem olarak kodlanır.

7 – Çocuğunuz sınavdan başarısız olduğunda, onu teselli edeyim derken tamamen batırmayın. Mesela, “Üzülme evladım, eminim bir sonraki sınavda 100 alırsın,” demeyin. Bu tür yorumlar çocuğunuzun üzerindeki baskıyı artırır. Bunun yerine notun önemli olmadığını ama öğrenmesi gereken konular için biraz daha gayret etmesi gerektiğini söyleyin.

8 – Çocuğunuzu, kendisinden daha başarılı arkadaşlarıyla kıyaslama hatasına düşmeyin. Eğer düşerseniz, onların da sizi müdürünüzle veya sizden daha çok kazancı olan kişilerle kıyaslamasına kızmayın.

9 – Mükemmel olma dürtüsü çoğu zaman okuldan kaynaklanır. Bu yüzden çocuğunuzun okul ve derslerin dışında başka şeylerle de ilgilenmesini sağlayın. Çocuğunuzun kendisini iyi hissettiği ve eğlendiği etkinlikler planlayın. Hiçbir şey yapamıyorsanız, bir hafta sonu evdeki bayat ekmekleri alıp birlikte bol köpek olan bir yere gidin ve hayvanları besleyin.

10 – Birlikte, defalarca başarısız olmasına rağmen yılmadan çalışmaya devam eden ve sonunda başarılı olan kişilerin gerçek hikâyelerini okuyun veya seyredin. Gerçek hayatlar kesinlikle çocuğunuz üzerinde “Hatasız kul olmaz,” nakaratından çok daha etkili olacaktır.

Hatırlanmak

Hüseyin uzun zamandır planladığı şeyi nihayet yapacaktı. Mezun olduğu liseyi ziyaret edecek ve çok sevdiği öğretmenlerini yıllar sonra tekrar görecekti.

Tabii hâlâ okuldalarsa…

Yol boyu okul hatıralarını düşündü. Sınav öncesi telaşlarını, nisan ayında bahçeye inen cıvıltıyı, mezuniyet törenindeki hafif nemli hüznü… Her şeyi ayrıntılarıyla hatırlamaya çalışıyordu. Okulunu tekrar göreceği için içini büyük bir sevinç kapladı.

Minibüsten inip hızlı adımlarla okula doğru yürüdü. Ön kapıya yaklaşırken heyecanı iyice artmıştı.

Ve okul bahçesi… Büyüyen ağaçları hesaba katmazsa değişen pek bir şey yok gibiydi.

Tam okula girecekken kapının arkasında matematik öğretmenini gördü. Cumhur Hoca. Saçları biraz kırlaşmış gibi geldi. Neşeli bir şekilde kıvırcık saçlı bir çocukla konuşuyordu. Kapıyı açmadan bekledi Hüseyin. Biraz sonra Cumhur hoca kıvırcık saçlı çocuğun sırtını sıvazlayıp kapıyı açtı ve yüz yüze geldiler.

– Merhaba hocam.
– Merhaba!

Cumhur Hoca kendisini tanımamıştı.

– Hocam ben Hüseyin… Hüseyin Bozdağ.

Cumhur Hoca gözlerini yukarı doğru dikip düşündü. Çıkaramadı.

– İki yıl dersimize girmiştiniz hocam.

Cumhur Hocanın telefonu çaldı. Bir şey demeden telefonunu açıp konuşmaya başladı. Hüseyin rahat konuşsun diye biraz uzaklaştı. Neşesi kaybolmuştu.

Cumhur Hoca telefonu kapatıp Hüseyin’in yanına geldi.

– Hüseyin dedin değil mi? Ne zaman mezun oldun sen?
– 8 yıl oldu hocam.
– Çok iyi. Şimdi neler yapıyorsun?
– İşte üniversiteyi falan bitirdik. Bir reklam ajansında çalışıyorum.
– Çok iyi. Okulu ziyarete geldin ha! Çok iyi olmuş.

Cumhur Hoca hâlâ hatırlamamıştı.
– Yiğitlerin sınıfındaydım hocam ben. Yiğit Öztürk.

Cumhur Hocanın yüzüne birden bir aydınlanma geldi.
– Vay, şimdi hatırladım. Görüşüyor musun Yiğit’le?
– Ben tam Yiğit’in önünde oturuyordum hocam. Erkan’la birlikte…
– Anladım. Yiğit’le görüşüyor musunuz peki?
– Yok hocam, birkaç kez görüştük ama yıllardır onunla da görüşmüyorum.
– Tamam, görüşürsen çok selam söyle. Haydi, kendine iyi bak.

Cumhur Hoca yürüyüp gitti. Hüseyin okula girecek gibi oldu. Sonra vazgeçip bahçeden çıktı ve eve gitmek üzere minibüs durağına doğru yürümeye başladı.

Biraz bekledikten sonra minibüse bindi. Yüzünü minibüsün çamurlu camına yaslayıp her hafta disipline giden sınıfın en yaramaz öğrencisi Yiğit’i düşündü.

Türk eğitim sisteminde hatırlanmak için ya en çalışkan, ya da en yaramaz olmak gerekiyordu…

3 Gün Dolu Dolu Geçen EDTECHIST Etkinliğinden Aldığım Notlar

Geçen hafta sonunda Edtechist etkinliğindeydim. Türkiye’nin birçok okulundan öğretmen öğrenmek için bir araya gelmişti. Mükemmel bir atmosfer vardı. Bir oturumdan diğerine koşturup durduk akşama kadar. Zihnimiz yeni fikirlerle, ajandamız notlarla doldu.

Bu notların bir kısmını paylaşmak da şart oldu.

  • Okullardaki bazı şeyleri kolayca değiştirebilirsiniz. Ama oluşmuş kültürü değiştirmek kadar zor bir şey yoktur. Eğer okulda dönüşüm gerekiyorsa, yapılacak tek şey dönüşümü inşa edecek ve sürdürecek liderler bulmaktır.
  • İleride okullarda öğretmene ihtiyaç kalmayacak diyen kişilerin muhtemelen geçmişte iyi bir öğretmenleri olmamıştır.
  • Yeni öğretmen yeni fikirler demektir. Yeni mezun öğretmenleri tecrübesiz diye damgalamak yerine, onlardan faydalanmak gerekir. Gençlere güvenmeyen tecrübeli bir insan, muhtemelen yanlış bir hayat tecrübesine sahiptir.
  • Bir okulda eğitim kalitesini yükseltmek için atılacak ilk adım, öğretmenlerin düşüncelerini özgürce söylemelerini sağlamaktır. Eğer çalışanların düşüncelerini kutulara hapsederseniz, öğrencilerin eleştirel düşünce becerilerine nasıl geliştirebilirsiniz? En büyük zenginlik, sizden farklı düşünebilen ve bunu söylemekten çekinmeyen insanlarla birlikte çalışmaktır.
  • Neredeyse bütün özel okullar kayıt öncesinde öğrencilerle rehberlik görüşmesi yapıyor. Peki, velilerle de görüşme yapmak gerekmiyor mu? Öğrencinin evden getirdiği kültür okulun kültürüyle çatışırsa, o beraberlikten mutluluk beklemek hayal olur. İleride muhtemelen kayıt öncesinde önce velilerle, sonra da öğrencilerle mülakat yapılacaktır.
  • Türkiye’de birçok okul teknolojiyi ağırlıklı olarak kullanmaya başladı. Ancak bu okulların hemen hepsinde toplantıların en problemli gündem maddesi teknoloji kullanımı… Hâlbuki teknoloji problem değil, problemlere çözüm olarak kullanılan bir araçtır. Eğitim ve savaş haricinde, hayatın hiçbir alanında teknoloji işleri daha karmaşık bir hale getirmemiştir.
  • Öğrencilerin teknolojiyi etkin bir şekilde kullanmalarını sağlamak gerekir. Flipped classroom modeli ve öğrenci merkezli eğitim metodolojileri öğretmenin sınıftaki etkisini azaltmaz, bilakis artırır. Askere silah vermek, komutana ihtiyacımız olmadığı anlamına gelmez.
  • Kimse kiralık arabayı yıkamaz. Bu yüzden tablet veya bilgisayarlar öğrencilerin olmalı. Emanet verilen cihazlardan verim beklemek çok kolay değil.
  • Teknoloji iyi öğretmenleri daha iyi, kötü öğretmenleri de daha kötü yapıyor.
  • Eğer bir okulda, 11. Sınıf öğrencileri belirli bir sistem dâhilinde 9. Sınıf öğrencilerine yardım ediyor, onların ödevlerine destek oluyorsa, orası mükemmel bir okuldur. Dünya bu alanda proje yapan ancak projeyi bir türlü sağlıklı bir şekilde yürütemeyen okullarla doludur.
  • Şu anda veliler sadece sonuç odaklılar çünkü sürece dâhil olacak kadar boş vakitleri yok. Eğer öğrencinin notu iyiyse gerisiyle ilgilenmiyorlar. Hâlbuki nasıl sorusu ne sorusundan daha önemlidir. Eğitim hayatı futbol maçına benzemez. Sonuç odaklı bir eğitim anlayışı yüzünden Türkiye’de çocukların en verimli yılları çöpe atılmaktadır.
  • Eğitimle ilgili bir konuyu tartışırken Finlandiya örneğini vermeyen eğitimci neredeyse yok gibidir. Ama kimsenin Finlandiya’nın modelini taklit etmek gibi bir düşüncesi yoktur. Ülkelerin eğitime ayrılan bütçesine baktığınız zaman bunu apaçık görebilirsiniz. Sonuçta Finlandiya’nın elinde sihirli bir değnek yok. Öğretmen yetiştiren kurumların niteliğini artırmak için para harcıyorlar, öğretmenlere rahat bir hayat yaşamalarını sağlayacak kadar maaş veriyorlar ve bir şekilde bu başarılarının bedelini ödüyorlar. Bedelini ödemeden başarı bekleyen ülkelerse örnek vermeye devam ediyorlar. Ve kendi başarısızlıklarını savunmak için bin bir türlü bahane buluyorlar. Eğer savunma bütçeniz, eğitim bütçesinden fazlaysa sürekli kendinizi savunmanız gayet doğal değil mi?

Testle Tost Arasına Sıkışan Eğitim Sistemimiz

Başbakan geçenlerde yeğeninin bayramda bile ödev yaptığından şikâyet ederek, “Dershaneler kalktı, şimdi sıra sınavlar ve ödevlerde” dedi. Bunu üzerine 15 yıllık bir öğretmen olarak ödevlerin faydasıyla ilgili kafamdaki soru işaretleri yine yanıp sönmeye başladı.

Ve aklıma, geçen sene bizim çocukla yaşadığımız bir diyalog geldi;

“Ödevlerini bitirdin mi oğlum?”
“Hayır baba”
“E ne geziniyorsun madem ortalıkta. Koş ödevlerini bitir!”
“Senin ödevin bitti mi baba?”
“Ne ödevi oğlum? Babaların ödevi olmaz!”
“Niye?”
“Bütün gün çalıştım zaten ben!”
“Ben de bütün gün okuldaydım, ben de çalıştım.”

Diyaloğu devam ettirmedim tabii. Gerçekten durumumuz çok da farklı değildi. Evden yaklaşık aynı saatte çıkmış ve aynı saatte gelmiştik.
Üstelik ben koltukta oturmuştum, çocuksa tahta bir sıranın üzerinde…
Bir de aramızda 32 yaş farkı var tabii…

Eğitim Bir Sen Genel Sekreteri Ahmet Özer, Başbakanın bu açıklamasından sonra bir açıklama yaptı ve ödev sisteminin mutlaka gözden geçirilmesi gerektiğini söyledi. “Çocuklar test ve tost arasına sıkışmış durumdalar” diyerek de olayı çok güzel özetledi.

Çocuklar gerçekten dinlenmeye vakit bulamıyor. Okullarda çok ödev veren öğretmenler, veliler tarafından daha iyi öğretmenmiş gibi algılanıyor. Anlayış böyle olunca da bu kısır döngü dönmeye devam ediyor.

Bir de müfredat durumu var tabii. Müfredatımız Avrupa ülkelerine kıyasla çok ağır. Bu yüzden öğretmenler okulda yetiştiremedikleri dersleri ödev olarak vermek zorunda kalıyor.

Yıllar önce birlikte çalıştığımız bir sınıfı öğretmeni Almanya’dan gelen öğrencisinin müfredatta ne kadar geri olduğunu anlatıyordu. Çocuk orada 3. Sınıfı okuyup Türkiye’ye gelmiş ve burada 4. Sınıfa başlamış. Ama orada birçok konuyu öğrenmemiş. Bizim çocukların yanında çok geri kalmış… Falan filan…

Sohbetin konusu Almanya’daki eğitim sisteminin ne kadar geri olduğuna kadar gelmişti.
Ben de dünya pazarındaki Alman ve Türk ürünlerine bakalım, kimin müfredatının daha geri olduğunu sonra tartışalım demiştim. Sınıf öğretmeni biraz kızmıştı.

Grup yüksek sesle İstiklal Marşı okumaya başlamadan sessizce olay yerinden ayrılmıştım.

Almanya deyince aklıma başka bir şey geldi şimdi. Almanya’daki göçmen okullarında öğretmenlik yapan bir kişi anlatmıştı.

Kendisi Türkiye’den kalma alışkanlıkla ağır matematik dersi işlemeye çalışıyormuş. Konular yetişmeyecek diye panik içinde ders anlatıyormuş. Sonra bir Alman öğretmenin dersine girmiş. Konu dört işlemden toplama ve çıkarmaymış.

Alman öğretmen iki tane Alman futbol takımının ismini yazmış tahtaya. Sonra da şöyle demiş. “Çocuklar, bu iki takım maç yaptı. Maçta toplam 8 gol atıldı. Sizce bu maç kaç kaç bitmiş olabilir? Şimdi çalışın ve bütün ihtimalleri yazın bakalım!”

Çocuklar 40 dakika boyunca grup çalışması yapmışlar. Öğretmen de sürekli sınıfta gezerek gruplara yardımcı olmuş. Dersin sonunda da tahtaya grupların cevaplarını yazıp çıkmış.

Ödev konusunda düşüncelerimizi ifade ederken berrak bir zihne sahip olamıyoruz. Geçmişimizden, binlerce kez tekrarlanmış klişe cümlelerden kurtulamıyoruz. Ödeve niçin ihtiyaç duyduğumuzun cevabı eğitim sisteminin içinde saklanıyor.

Konu eğitim sistemine sıçrayınca da ödevi falan unutup memleketi kurtarıp dağılıyoruz.

Bu yüzden eski tas, eski hamam devam ediyor.

Yazıyı çok dağıttık. Aşağıdaki soruları herkes cevapladıktan sonra biz de dağılabiliriz!

  • Bir öğrenci ödevlerini düzenli olarak yaptığında daha iyi bir öğrenci oluyor mu?
  • Herhangi bir konuyla ilgili verilen ödevin yapılması, o konunun öğrenilmiş olması anlamına mı geliyor?
  • Öğrencinin bir konuyu öğrenmesi veya anlaması için ödev yapması şart mı?
  • Verilen ödevlerin ne kadarı öğrenciyi üretkenliğe ve düşünceye sevk ediyor?
  • “Kitabın 35-42. Sayfaları arasına çalışıp da gelin” talimatı bir ödev midir?
  • Sınıftaki öğrencilerin durumuna göre farklı ödevler veren öğretmen var mı? Yoksa bütün sınıfa aynı ödev mi veriliyor?

Altınçağ Sempozyumundan Altın Değerinde 10 Madde

Cumartesi günü Altınçağ Sempozyumuna katıldım. Okul öncesi dönemde çocuk gelişimine odaklanan, çok kaliteli bir etkinlikti. Konuşmacılar sahnede konuştu, ben koltukta not aldım. Aldığım notlardan ders aldıklarımı süzdüm, on madde haline getirdim ve biraz da yorum ekleyerek paylaşıyorum.

  1. Çocukları okul öncesi dönemde izlemek çok önemli. Çünkü hayatımızın muhtemelen en önemli dizisi çocuklarımız ve okul öncesi dönemde bu dizi ortalama 6 sezon devam ediyor. İşin püf noktası da ilk birkaç sezonu kaçırmamak… Bazen aklımız sonradan başımıza geliyor ve birden çocuklarla ilgilenmeye başlıyoruz. Ama ilk bölümlerini seyretmediğimiz için seyretmeye başladığımız bölüm anlamsız gelebiliyor. Konuyu toparlayana kadar da sezon finali geliyor.
  2. Çocuklarımızın zekâsı üzerine yorumlar yapıyoruz. Ama zekânın bin bir türlü tarifi olduğu için referans noktasını iyi yakalayamıyoruz. 6 kere 7 sorusuna hızlı cevap verebilmek bir zekâ göstergesi değildir. Zekânın en güzel tarifi verildi bence sempozyumda; Zekâ, hiç karşılaşmadığımız bir olayı birikimimizi kullanarak en kısa zamanda çözme becerisidir. Çarpım tablosuna hapsedilmiş bir zekâ anlayışıyla, çocuklarımızın kapasitelerini anlamak mümkün değil yani.Altınçağ Sempozyumu
  3. Ebu Reyhan El-Biruni yıl boyunca sadece iki gün tatil yaparmış. Ramazan ve Kurban bayramlarının birinci günlerinde… Dokuz güne bağlanmayan bayramlarda mahzun olan öğretmenlere duyurulur!
  4. Çocuklarını ısırarak seven yetişkinler var. Isırılarak sevilmeye alışmış çocuklar da, ana sınıfına başladıklarında sevdikleri arkadaşlarını ısırmaya başlıyorlar. Bu eylemi sevginin bir ifadesi olarak görüyorlar çünkü. Avrupalı insana göre çocukları sevme ve ilgilenme şeklimiz daha sıcak elbette. Ninniler, kucaklar, havaya atıp tutmalar Anadolu pedagojisine ait ve kesinlikle çok güzel. Ancak vur deyince öldürmemek, öp deyince de ısırmamak lazım!
  5. Bir öğretmen sınıfta çok konuşan bir çocuğu annesine şikâyet etmiş veli toplantısında. Annesi de, “Ay hocam, siz bir de evde görseniz. Ağzı var, dili yok resmen,” demiş. Öğretmen biraz şaşırmış tabi. Sonraki veli toplantısında bu sefer baba gelmiş görüşmeye. Öğretmen babaya da aynı durumu söyleyince bu kez şöyle bir tepki almış; “Hocam, siz bir de annesini görün. Evde sustuğu vaki değildir!” O zaman öğretmen durumu anlamış. Demek ki evde pek konuşma fırsatı verilmeyen çocuklar okulda açılıyor. Çocuklara nasihat verelim derken onları dinlemeyi unutmayalım!
  6. 3 yaşındaki bir çocuğun en çok kullandığı kelime “ben”dir. Çünkü benlik algısı gelişmektedir. Ama 30 yaşına gelmişseniz ve hala en çok kullandığınız kelime hala “ben”se, benlik gelişiminizde bir problem var demektir. Yaş ilerledikçe “ben”in “biz” olması sağlıklı bir benlik algısının göstergesidir.
  7. Resim çocukların kendilerini ifade edebildikleri çok önemli bir araç. Mesela anne babası ayrı çocuklar çizdikleri resimlerde hep bir ev ve bütün ailenin bir arada olduğu figürler kullanıyorlar. Bu da çocukların minicik dünyalarında parçalanmış aileyi bir araya getirmek için ne kadar büyük bir özlem duyduklarını gösteriyor. Demek ki çocukların gözyaşları bazen kalemlerinin ucundan akıyor, yıkılan dünyalarını rengârenk boyalarla yeniden kurmaya çalışıyorlar.
  8. Fazla bilinçli veliler eğitim sürecine zarar veriyor. Hele özel okula para verdikleri için okulda geçen her dakikanın hesabını soran veli tipi çok tehlikeli. Eskiden eti senin, kemiği benim denirdi. Artık veliler, “Eti de benim, kemiği de. Sen sadece tart!” diyor öğretmenlere. Aynı şekilde eskiden karne günü anne baba çocukları yanına çağırıp, “Bu karnenin hali ne?” diye sorarlardı. Artık karneyi alıp öğretmenin yanına gidiyorlar ve “Bu karnenin hali ne?” diye öğretmen soruyorlar. Okul-aile ilişkisi bir bakıma evliliğe benziyor. Evlenen çiftler sürekli, “Acaba yanlış mı yaptık?” zihniyetiyle her şeyi sorgulamaya başlarlarsa, o evlilikte mutluluk hayal olur. Tıpkı bu tür velilerin müdahil olduğu eğitim ortamlarında başarının hayal olduğu gibi…Altınçağ Sempozyumu
  9. Artık Cenin Hakları diye bir şey var. Anne karnındaki çocuğun fiziksel veya zihinsel bir engeli olduğu anlaşıldığında alınmasına izin verilmiyor. Belirli bir aydan sonra kürtaj yaptırmak isteyen ailelelere, “Çocuk doğsun, sonra boğarak öldürürsünüz” denerek durumun vehameti aktarılıyor.  Söylenince biraz ağır geliyor ama bu durumun kürtajdan aslında çok da bir farkı yok.
  10. Çocuklarınızı tabletten, telefondan, televizyondan olabildiğince uzak tutun. Okul öncesi dönemde çocukların en çok ihtiyaç duydukları şey oyun. Ama bilgisayar oyunu değil. Eğer siz çocuklarınızın oyun ihtiyacını gidermek için ellerine tablet verirseniz, büyüdüklerinde muhtemelen bayramınızı tebrik etmek için sadece mail atarlar. Dijital cihazlara emanet edilen bir çocuk eğitiminin başarısı da dijital olur. Yani ya 0, ya da 1.

Eğitim Sistemimizin Derin Düşündüren Komik Halleri

Mesleğe ilk başladığım sene birlikte çalıştığımız bir sınıf öğretmeni anlatmıştı.

Bir gün sınıfta, “Çıkarın kâğıtları, yazılı yapacağım” demiş ve tek bir soru yazdırmış.

Fatih Sultan Mehmet İstanbul’a hangi köprüden girmiştir?

a) Boğaziçi Köprüsü
b) Fatih Sultan Mehmet Köprüsü
c) Haliç Köprüsü
d) Malabadi Köprüsü

3. sınıf çocukları biraz düşündükten sonra cevapları işaretlemişler. Öğretmen hemen kâğıtları okumuş. Sınıfın yüzde sekseni b şıkkını işaretlemiş.

Kalanlar da diğer şıkları…

Bunu da birkaç hafta önce başka bir öğretmen arkadaşım anlattı. Bir okulda deprem tatbikatı yapılacakmış. Okul müdürü yıllardır tatbikat yaptığı için sıkılmış olsa gerek farklı bir şey denemeye karar vermiş.

Toplamış öğretmenleri ve “Yıllardır aynı şeyi yapıyoruz. Bu sefer sirenleri çocuklar teneffüsteyken çalalım, bakalım ne olacak?” demiş.

Birkaç öğretmen bu fikre itiraz etmiş. İlçeye tatbikatla ilgili resim göndermeleri gerektiğini ve bu durumda çocuklar sırayla bahçeye inerken resim çekemeyeceklerini söylemişler. Müdür durumu ilçeye izah edeceğini söyleyip öğretmenleri ikna etmiş.

Gerçekten de çocuklar bahçede neşeyle oynarlarken sirenleri çalmışlar.

Çocuklar sireni duyar duymaz koşturarak okula girmişler. Ne olduğunu anlayamayan öğretmenler de çocukların peşinden koşup okula girmiş.

Sınıflara çıktıklarında, öğrencileri sıraların yanına çömelmiş halde beklerken bulmuşlar.

Sirenler susunca da daha önce yaptıkları gibi hep birlikte yine bahçedeki toplanma alanına doğru koşturmuşlar.

Tatbikatla ilgili rapor hazırlanmış, sırayla bahçeye inerken çekilen fotoğraflar rapora eklenmiş.

Galiba çocuklara düşünmek haricinde her şeyi öğretmişiz. Müfredat yetiştirme derdine düşüp insan yetiştirmeyi unutmuşuz.

Artık öğretmeyi bırakalım da, biraz düşünsünler.

Sınıfta yoklama alırken, bir de Descartes’e göre mevcutları yazalım.

Bakalım sınıfta kaç kişi var?