Değerler Eğitimi İçin Okul Zili Beklenmez

Değerler eğitimiyle ilgili velilerin okuldan beklentileri artıyor. Bu memnun edici bir gelişme. Ama beni biraz tedirgin eden bir durum var.
Sanki değerler eğitimi Türkçe veya sosyal bilgiler gibi bir ders olarak görülmeye başlandı. Aylık temalarla, pano çalışmalarıyla veya ibretlik hikâyelerle elbette çok güzel işler yapılabilir.
Ama değerler eğitimi için ders zili doğumla birlikte çalar. En kritik dönem de erken çocukluk dönemidir. Yani karakter oluşumu tamamlanana kadar olan zaman.
Bu eğitimin yeri ve zamanı yoktur. Çocukluktan itibaren yaşanan her hadise, yapılan her konuşma ve evde geçen her dakika çocukta değerlerin oluşumuna katkıda bulunur.
Yetişkinlerde sıkça rastlanan değersizlik hissinin temelinde, altı bezli dönemden kalan hatıralar vardır.
Bu anlamda evde çocukla yapılan konuşmalar aslında gayriresmî bir değerler eğitimi müfredatıdır. Bu müfredatın yıllık planı yapılmaz, notu karneye yansımaz. Sınavların tarihi de belli değildir.
Ne zaman ki anne babalar çocuklarıyla ilgili imtihan yaşamaya başlar, evde boş geçen dersler hatırlanır. Ve telafi programları devreye girer.
Çocuklar alfabeyi okulda öğrenirler ama anne babalarının kelimeleriyle cümle kurarlar.
Konu değerler eğitimiyse eğer, evdeki eğitimle okuldaki eğitim arasındaki fark, anne sütüyle pastörize süt arasındaki fark gibidir.
Değerler eğitimini tamamen okula havale eden anne babalar, havale masraflarına katlanmak zorundadır.

EL AĞZINA BAKAN KARISINI TEZ BOŞAR

Geçenlerde bir arkadaşım anlattı.
Veli grubunda çocuğu birinci olan bir anne tüm sınıfın sınav sonuçlarını paylaşmış. Grubun yöneticisi buna çok kızmış. Çünkü onun çocuğu listenin alt sıralarındaymış.
O da el âlemin ağzı torba olmadığı için büzememiş ama gruptan atmış.
Yetişkinlerin rekabetine çocukları alet etmek ne kadar kötü!
Çocuğunun yüksek notuyla övünen de çocuğunun zayıf notundan utanan da eşit derecede hatalıdır. Çünkü hayırlı evlat tarifinde rakamlara yer yoktur.
“Millet ne der” kaygısı aile içi iletişimi günden güne zayıflatan bir tümördür. Kötü huylusu kısa sürede yayılıp iletişimi öldürür. En iyi huylusu ağrı yapar, sıkıntı verir.
Siz de benzer kaygılar taşıyorsanız, başkalarına aldırmak yerine acilen bu tümörü aldırın. Rahat edersiniz.
“Değerler” eğitiminin merkezinde çocuk, “ne derler” eğitiminin merkezinde el âlem vardır.
Sizin için hangisi önemliyse, onu seçersiniz.

SÖYLENENLER VE ÇOCUĞA GİDEN MESAJLAR

Çocuklarla yaptığımız konuşmalar gayriresmî bir değerler eğitimi müfredatıdır dedik ya! İşte size satır aralarına saklanmış derslerden üç örnek…
– Anne, Türkçe sınavından 87 aldım.
– Senden daha yüksek alan var mı sınıfta?
Çocuğa giden mesaj: Senin sınavdan kaç aldığın umurumda değil. Önemli olan senin herkesten daha başarılı olman. İnşallah bütün arkadaşların senden daha düşük almıştır.
***
– Anne, matematik sınavından 95 aldım.
– Mertcan kaç aldı?
Çocuğa giden mesaj: Senin 95 alman önemli değil. Önemli olan veli toplantılarında beni gıcık eden sınıf annesi Aysel Hanım’ın oğlu Mertcan’dan daha yüksek puan alman.
​ ***
– Baba, deneme sınavından 42 geldi.
– Hadi ya! Karneye yansıyacak mıymış?
Çocuğa giden mesaj: Önemli olan öğrenmek değil, nottur. Karnende zayıf olursa ben milletin yüzüne nasıl bakarım? Notların yüksek olması için her yolu dene. Kopya da çekebilirsin.

Bİ’ŞEY SORABİLİR MİYİM?

Çocuklarının yüksek notlarıyla övünen veya başkalarına mahcup olma kaygısıyla çocuğunun düşük notlarından utanan anne babalara ebeveynlik dersinden kaç verirdiniz?

Kaynak: http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/salih-uyan/600324.aspx

PISA Direktörü Andreas Schleicher Türk Eğitim Sistemi İçin “Öğrettikleriniz Artık Gereksiz” Dedi

Habertürk muhabiri Nalan Koçak’ın PISA Direktörü Andreas Schleicher ile yaptığı röportajın en can alıcı cümlesiydi belki de bu başlık.

HT Muhabiri Nalan Koçak’ın Skype üzerinden PISA Direktörü ile görüşmesi

Röportajdan bazı başlıklar:

PİSA NEDİR?

 

Ekonomik İşbirliği ve Kalkında Örgütü’nün (OECD) “Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı.” Programın uygulandığı PİSA sınavı üç yılda bir yapılıyor ve dünyanın dört bir yanındaki 15 yaş grubundaki öğrencileri değerlendiriyor. Öğrencilere matematik, fen bilimleri ve okuma alanlarında sorular yöneltiliyor. Türkiye sınava 2003’ten beri katılıyor. Son sınav 2015’te yapıldı.

Başarılı eğitimin anahtarı ne?

Her çocuğun öğrenebileceğine güvenmek. Mesela bazı öğrenciler daha yetenekli görülüyor. Ama en iyi eğitim sistemleri, her öğrencisini başarıya götürenler. Bir diğer mesele de şu: Eğitimin genel başarısı asla öğretmenlerin başarısından fazla olamaz. Yani öğretmenler ne kadar iyiyse, sistem de o kadar iyi olur. Önemli olan en yetenekli kişileri öğretmen olmaya çekmek.

Öğretmenlik prestijli olmalı ne demek?

Üçüncü çok önemli nokta da en yetenekli öğretmenleri en zor koşuldaki okullara vermek. Çin bunu çok iyi başarıyor. Dezavantajlı kesimden geliyorsanız hayatınızda tek bir şans var: İyi eğitim almak. Eğitimde temel mesele, en muhtaç olanın en iyi eğitimi alması.

Türkiye’de eğitim sistemi çok sık değişiyor. Önemli olan sistemin kendisi mi? Yoksa üzerinde durulan değerler mi?

Öncelikle hangi bilgi ve değerleri aktaracağınıza dair net bir vizyonunuz olmalı. Dünya çok hızlı değişiyor. Artık önemli olan öğrencilere bir pusula geliştirmek. Belirsiz dünyada yönlerini kendileri bulabilmeliler. Artık akademide sadece bir alanda uzman olmak pek de mühim değil. Gelecekte yaratıcı öğretmenler sadece fizik, biyoloji anlatmayacak. Farklı disiplinleri harmanlayarak eğitim verecek.

Bilgiye erişmek artık çok kolay. Her şeyi arama motorlarına yazıyoruz. Bilgiyi süzebilmek ne kadar önemli?

10 sene önce okuyup yazmak, başkasının yazdığı bilgiyi bulup çıkarmaktan ibaretti. Ansiklopedi açıyordunuz ve yazılanın doğru olduğunu varsayıyordunuz. Şimdi internete bir şey yazıyorsunuz ve karşınıza 20 bin sonuç çıkıyor. Artık okuryazarlık bilgi bulup çıkarmak değil, bilgi inşa etmek. Türkiye’de matematikte çok fazla cebir, geometri, hesap öğretiyorsunuz. Ama matematik artık çok farklı şeyler için kullanılıyor; mesela olasılık, risk, kesinlik hesapları için. Geleceği şekillendirecek matematik, öğretilen matematikten çok farklı.

Eğitim sisteminin bu denli çok değiştiği başka bir örnek var mı?

Dünya değişiyor, tabii ki eğitim sisteminde de her zaman değişiklikler yapılabilir. Ama devamlılık ve tutarlılık çok önemli. Öğretmenlere her gün yeni bir şey anlatırsanız, bir gün hiçbir şeye inanmaz hale gelirler. Değişim stratejik ve tutarlı olmalı.

Son PISA sınavının sonuçlarına göre, Türkiye 72 ülke arasında 50’nci. Türk eğitiminin genel performansı nasıl?

Türk öğrencilerin verilen hangi görevlerde daha iyi hangilerinde kötü olduğuna baktığınızda bir şey dikkat çekiyor. Öğrendikleri bilgiyi yeniden üretme görevi -yani bir şeyi ezberlemek ve onu kâğıda dökmek görevi- verildiğinde çok iyi notlar alıyorlar. Fakat ellerindeki bilgiyi yaratıcı bir şekilde uygulamaları istendiğinde zorlanıyorlar. Çelişki şu: Türk öğrencilerin iyi oldukları alanlar artık dünyada daha önemsiz. Yani bana “Türkiye PISA skorlarında geriye düşüyor” dediğinizde tabloyu farklı okuyorum.

“Türk eğitim sistemi yeni dünya düzenine ayak uyduramıyor” mu demeliyiz?

Evet. Öğretmene ders kitabı verdirmek ve öğrencilerden kitabı ezberlemesini istemek artık işe yaramıyor. Matematikçi gibi düşünmelerini sağlamalısınız. Bir örnek vereyim: Fonksiyonlar sadece denklem ve formül demek değil. Mesela ebola hastalığı dünyada nasıl ve hangi hızla yayıldı? Bunu hesaplamak için üstel fonksiyona ihtiyacınız var. Sorunun nedenini ve doğasını anlamak formül ezberlemekten daha önemli.

Öğrenciyken ezberin ne kadar can sıkıcı olduğunu hatırlıyorum. Formüllerin gerçek hayatla ilgisi yoktu. Burada sır, daha pratiğe dayalı eğitim mi?

Konuştuğumuz şeylerin çoğunu sınıfta da yapabilirsiniz. Bir deneyin sonuçlarını öğreteceğinize, öğrencilere bir deney tasarlatabilirsiniz. Çocukların yaratıcı, risk alan bireyler olmasını istiyorsanız hata yapmalarını göze almalısınız. Altını çizmek istiyorum, geleceğin öğretmeni daha az eğitmen daha çok akıl hocası olacak.

Türkiye Son 5 PISA Sonuçları

Son PISA sonucuyla 2003’te ilk katıldığımız sınavın sonucunu karşılaştırdığımızda, bazı alanlarda 2003’ün bile gerisine düştüğümüz görülüyor. Yani Türk eğitimi kötüye mi gidiyor?

Bu doğru teşhis değil. Değişen dünyada yeni yetenek çeşitlerine ihtiyacınız var. Ve Türk sistemi buna uyum sağlayamadı. Sisteminiz nasılsa öyle devam ediyor ama dünya dönüyor. Haliyle göreceli olarak değerlendirdiğimizde Türkiye’nin performansı düşüyor.

2015 sonuçlarına göre Türk öğrenciler bilim ve matematikte OECD ülkeleri içinde sondan ikinci. Bu başarısızlığın nedeni ne?

Şu soruları sormamak: “Bilimsel araştırma nedir, bilim insanı ne gibi soruları yanıtlayabilir, nasıl bir hipotez geliştiririm, onu nasıl test ederim?” Mesela biyoloji, fizikte içerik bilgisi sorduğumuzda Türk öğrenciler gayet iyi. Ama internetten de bulabileceğiniz bu bilgilere sahip olmanın anlamı ne ki?

Bir de çok yaygın bir matematik korkusu var…

Evet Türkiye’deki pek çok öğrenci yaşıyor. Korku hissediyorsanız beyniniz bilgiyi kabul etmiyor. Tek yol matematiğin derin anlamını öğretmek. Her gün yeni bir formül ezberlemek zorunda kalırsanız tabii ki matematiğin gerçekte ne olduğunu anlamazsınız. Türkiye’de matematik zor değil. Korkunun nedeni öğrencilerin temelinin olmaması.

Eğitim konusunda Türk hükümetine ne önerirsiniz?

Öğretmenlere daha fazla fırsat verin, meslektaşlarını gözlemlesinler, birlikte çalışsınlar. En iyi skorları alan Şanghay’da, öğretmenler Türkiye’deki meslektaşlarına kıyasla daha az öğretiyorlar. Zamanlarının çoğunda yeni eğitim teknikleri geliştiriyorlar. İyi öğretmenler araştırmacıdır, sadece ders kitabında ne yazıyorsa onu öğretmezler. Hükümet öğretmenliği hem finansal hem entelektüel açıdan çekici kılmalı.

Öğrencilere ve ebeveynlere önerileriniz neler?

Ebevenyler çocuklarına özgüven aşılamalı, öğretmenleri desteklemeliler. Öğrencilere gelince… Hata yapmaktan, yeni fikirlerden korkmamalılar. Sınavlara daha az, hayata daha çok kafa yorun.

Eğitimin geleceğinde ne var? Kod eğitimi mi?

Bence eğitimin geleceği toplumsal değerlerde. Nasıl aynı anda kendimizi düşünüp diğerleriyle birlikte var olabileceğiz? Açık olmak, farklı kültürlere saygı duymak, cesaret, merak…

Yeni liseye geçiş sisteminde öğrencilerin neredeyse % 90’ı mahallelerindeki okullara gidecek. Okullar arasında eğitim kalitesi farkı var, bu eşitsizlik yaratır mı?

Aslında mahalle okulu sistemi prensipte çok iyi işleyebilir. Ama böyle bir sistem getiriyorsanız, en iyi öğretmenler için dezavantajlı okulları cazip kılma konusundaki çabanızı ikiye katlamanız gerek. Bu olmazsa eşitsizliği artırırsınız. Çünkü düşük gelirli öğrenciler, mahallelerindeki okullara sıkışır kalır.

İyi mahallelerdeki okullara erişim için eğitim göçünün yaşanmasından korkuluyor.

Bunun en kötü örneği ABD. Okulların eğitim kalitesi mahalleler arasında çok değişiyor. Şanghay’da, Japonya’da çocuğunuzu hangi okula gönderdiğinizin hiçbir önemi yok. Hükümetin taşıması gereken yük ebeveynlerin omzuna binmemeli. Eğer kaliteli okulu bulma görevini anne-babalara yüklerseniz; a) hep zengin ebeveynler daha iyi karar vereceklerdir çünkü daha fazla bilgi ve paraya sahipler, b) bazı aileler kolayca taşınamayabilir. Bunun tek çözümü bütün okulların iyi eğitim vermesini sağlamak ve bu gerçekten mümkün.

Bu sistemde en iyi örnek hangi ülke?

Finlandiya’da okullar arasındaki eğitim kalitesi en fazla % 5 oranında değişiyor. Vietnam, Güney Asya keza öyle.

Yeni sistemde öğrencilerin % 8’i 600 “nitelikli” okul için yarışacak. Adil mi?

Eğer en iyi öğrencilerin en iyi eğitime ulaşmasını istiyorsanız, sınav argümanını ileri sürebilirsiniz. Ama doğru cevap belli: Her okul nitelikli olmalı.

Peki 90 dakikada, 3 yılın müfredatını kapsayan 60 soru doğru yöntem mi?

“Seçmek” eğitimde hiçbir zaman iyi bir yöntem değil. Odak noktası her zaman gelişme olmalı. Öğrenciler nasıl daha iyi öğrenir, öğretmenler nasıl daha iyi öğretir, okullar nasıl daha iyi olur?

Açık uçlu soruların avantaj ve dezavantajları ne?

Açık uçlu sorular çok önemli çünkü çocuklar, başkasının dizayn ettiği cevaplardan birini işaretlemek yerine kendi cevaplarını yaratıyorlar. Ama böyle bir sistemi objektif şekilde uygulayacaksanız öğretmenlere yatırım yapmanız gerek. Çok net bir notlama yönergeniz olmalı, kriterler çok açık belirlenmeli. Ama bu da yeterli değil; kâğıtları okuyacak öğretmenler çok iyi eğitilmeli. Ayrıca birden fazla kişi bir kâğıdı notlamalı. PISA’da mesela 4 kişi ayrı notluyor.

İmam hatip liselerinin çok arttığını, yeni sistemin dezavantajlı öğrencileri bu okullara zorlayacağını iddia edenler var. Bu eğitim performansını nasıl etkiler?

Bazı ülkelerde dini liseler hayli fazla, mesela Hollanda. Doğru müfredatın uygulanması çok önemli. Düzeni sağlayan devlet olmalı. Hollanda’da Katolik ya da Müslüman okuluna giderseniz aynı şeyleri öğrenirsiniz.

Kaynak: Habertürk

Orjinal haber metni için tıklayınız.

Eğitim Teknolojilerinin Yıldızları ETZ’18 de Buluşuyor

Eğitim Teknolojileri Zirvesi 5.yaşını yılında eğitim teknolojilerinin yıldızlarını buluşturduğu bir zirve ile tekrar karşımızda. 3 Mart 2018 cumartesi günü Şişli Radisson BLUE Hotel’de gerçekleştirilecek olan zirveye eğitim teknolojileri konusunda bir çok uzman konuşmacı katılacak. Harmanlanmış öğrenme, siber güvenlik, oyun tabanlı öğrenme, geleceğin teknolojilerine bakış, giyilebilen teknolojiler gibi daha bir çok konunun ele alınacağı zirveye Işıl BOY ERGÜL ve ekibi ev sahipliği yapacak.

“Bu zirvenin hedefi, katılımcıları yeni eğitim yaklaşımları ve teknolojik yeniliklerden haberdar ederek onların bu alanlarda çeşitli uygulamalar deneyimlemelerini sağlamaktır.” diyen ETZ Koordinatörü Işıl BOY ERGÜL, “ilk duyan siz olun”, “geleceğe yön verin” ve “yeni bağlantılar kurun” temalarının bu zirveye katılmak için en önemli sebepler olduğunu vurguladı.

Zirve eğitimin bugününü ve geleceğini takip eden tüm eğitim kurumlarını, iş dünyasının çeşitli kesimlerini, medyayı ve öğrencileri bir araya getiriyor.

Zirve açılışında ziyaretçilerinizi “Light Balance” ekibinin süpriz görsel şöleni bekliyor.

 

Cin Ali’nin Yazarı Öğretmen Rasim Kaygusuz’un İbretlik Hayat Hikayesi

Cin Ali’nin Babası” Öğretmen Rasim Kaygusuz, 1926 yılında Ankara’nın Ayaş ilçesine bağlı Yenikayı Köyü’nde doğdu. Çanakkale Savaşı’nda şehit olan dayısının adı verildi.

Üç yaşındayken annesini kaybeden Kaygusuz ve kardeşlerine babasının ikinci eşi annelik yaptı.

1944’te Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nü, 1956’da Gazi Eğitim Fakültesi Pedagoji Bölümü’nü bitirdi. Köyünün ilkokulunda öğretmenlik yapmaya başladığında henüz 18 yaşındaydı. Öğrencilerine sadece okuma yazma öğretmiyor; aynı zamanda tarımı, marangozluğu, elektrik teknisyenliğini, duvar yapmayı, su tesisatı döşemeyi de öğretiyor, onlara yaşamda ayakta kalmayı gösteriyordu.

Kendisi gibi çalışkan, mesleğine âşık ve Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin yetiştirdiği bir öğretmen olan ve ileride eşi olacak Remziye Alişan’la, Zirkayı Köyü’ndeki Yetiştirme Yurdu’nda çalışırken tanıştı.

En çok birinci sınıf öğretmenliği yapmayı seven Rasim Kaygusuz, öğrencilerine okuma-yazma öğretmekten büyük keyif alıyordu. Birinci sınıflara 17 yıl boyunca öğretmenlik yapmasının ardından, çocukların okumayı öğrenmesine yardımcı olacak bir kitap yazmaya karar verdi ve bir süre sonra, hazırladığı kitap taslağını ilk olarak eşi Remziye Hanım’a ve kızları Nesrin ile Nevin’e okuttu.

Kitabın adını Cin Ali koymuştu. İlk kitap en basit öyküleri içeriyor, iki-üç harflik sözcüklerden ve kısa hecelerden oluşuyordu.

Cin Ali kitapları, Rasim Kaygusuz’un daha önce tasarlayıp hazırladığı Çözümlü Alfabe, Oyunla Okuma Öğretimi, Resimli ve Hareketli Fişler, Çarpma ve Sayma Öğretimi gibi çalışmalarını tamamlayan çok başarılı bir seri haline geldi.

Çok sevilen ve kısa sürede benimsenen Cin Ali kitapları, Türkiye’nin her köşesine erişmeyi başaran nadir eserlerden biri oldu; televizyon ve gazetenin bile erişemediği uzak köylerde bile Cin Ali okunuyordu.

Bu sırada Rasim Kaygusuz hem öğretmenlik mesleğini sürdürüyor, hem de kitapları tanıtmak için okulları dolaşıyordu. O artık “Cin Ali’nin Babası” olarak biliniyor, gittiği okullarda da böyle karşılanıyordu. Siparişleri hazırlamak, postaya vermek ve hesapları kontrol etmek gibi işleri yürüten eşi Remziye Hanım, Rasim Öğretmen’in en büyük yardımcısı oldu.

Rasim Öğretmen, görev süresini doldurunca emekli oldu. Cin Ali Yayınları artık Ulus’taki adresindeydi. Yayınevi aynı zamanda bir okul gibiydi. Rasim Öğretmen, Türkiye’nin her tarafından gelen öğretmenlere, okuma ve yazma öğretiminde daha başarılı olmanın yollarını öğretiyordu.

3 Aralık 1988’de aramızdan ayrıldığında, geride Cin Ali ile büyümüş milyonlarca çocuk vardı.

II. Okul Öncesi Eğitim Zirvesine Büyük İlgi

CÜCELOĞLU: “ÇOCUĞUN GELİŞEBİLMESİ İÇİN ÖNCE ÖĞRETMENLERİN GELİŞMESİ GEREKİYOR.”

Gelecek Eğitimde Derneği tarafından düzenlenen II. Okul Öncesi Eğitim Zirvesi’ne katılan konusunda uzman konuşmacılar verdikleri bilgilerle zirveye katılanlara unutulmaz bir deneyim yaşattılar.

Bahçeşehir Koleji’nin ana sponsorluğunda ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin katkılarıyla Geleceğe Hazır Çocuklar teması altında yapılan zirveye bu yıl Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) Temel Eğitim Genel Müdürü Dr. Cem Gençoğlu, Doğan Cüceloğlu, Prof.Dr. Artin Göncü, Prof. Dr. Belma Tuğrul, Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil, Prof. Dr. Sinan Canan, eğitimci Kayhan Karlı, eğitimci Raife Cebeci, Yrd. Doç. Dr. Özgül Polat, Dr. Yasemin Allsop, dil bilimci ve masal anlatıcısı Ayşegül Dede, yazar Hayati İnanç, Bahçeşehir Koleji Genel Müdürü Özlem Dağ, Dr. Tülay Kılıç, Hale Güneş, Aşkım Kapışmak ve 2015’de yılın öğretmeni seçilen Nurten Akkuş konuşmacı olarak katıldı. Zirvenin moderatörlüğünü ise gazeteci ve televizyoncu Aynur Ayaz yaptı.

Zirvenin ana konuşmacısı olan Doğan Cüceloğlu, “İlk olarak size seslenmek istiyorum. Öğretmen olarak sınıfa girdiniz. Çocukla göz göze geldiniz. Kimi görüyorsunuz? Kime baktığınızın farkında mısınız? O kim? Önce onu keşfedin.” dedi. Çocukların muhteşem bir potansiyelle doğduklarını söyleyen Cüceloğlu, merak etmeyen çocuk olmadığını, çocukların sonuna kadar merak ettiklerini belirtti.

Konuşmasının devamında eğitimin niyetini sorgulayan Cüceloğlu, “Savaşçının gücü niyetinin sabrındadır. Öğretmen olarak niyetinizin sabrını keşfedin. Okul olarak niyetinizin sabrını keşfedin. Niyetiniz Türkiye’de kaç birinci çıkaracağınız mı? Yoksa her bireyin kişisel olarak gelişmesine katkıda bulunmak mı? Niyetiniz TEOG için hazırlamak mı? Yoksa hayata hazırlamak mı? O yüzden önce niyetinizi keşfedin.” dedi.

“Öğretmenin niyeti ana baba gibidir. Çok ama çok önemlidir. Niyetinizin saflığını keşfettiniz mi? O çocuk amaç mı araç mı? Maalesef çok zaman araç. Belirli kalıplara almaya çalışıyoruz çocukları ama geliştirmeye zaman harcamıyoruz.” diyen Cüceloğlu, çocuğu geliştirmek için önce öğretmenlerin gelişmesi gerektiğini vurguladı. Öğretmenlerin bu hassasiyete dikkat etmesi gerektiğinin altını çizen Cüceloğlu, böyle bir gelişim olmadan çocuğun gelişimi için gerekli ortamın oluşmayacağını söyledi.

 “Ben nelerin farkında olmalıyım?” diyen Cüceloğlu, verdiği bir örnekle bunu anlattı. Eşiyle birlikte şahit olduğu bir olayı anlatan Cüceloğlu, “Boğazdayız aileler toplanmış kahvaltı için. Küçük bir çocuk boğazdan geçen gemilere bakıyor. Döndü babasına “Baba büyük gemi geçiyor” dedi. Babası döndü sus dedi. Annesine döndü “Anne büyük gemi geçiyor.”dedi annesi cevap vermedi. Bu durum tekrarladı birkaç kere. Çocuk sıkıldı daraldı. Kafasını öne eğdi. Sakın unutmayın çocuğu adam yerine koymazsanız adam yetiştiremezsiniz.” dedi.

Prof. Artin Göncü’den Çocuk Oyunlarına Bilimsel Yaklaşım

Müfredat olarak Oyun konulu konuşmasını gerçekleştiren Prof. Dr. Artin Göncü, çocuk oyunlarının çocuğun gelişimi üzerindeki etkilerini anlattı. Göncü “Oyun çocuğun hayatı yorumlama tekniğidir.” dedi.

Dr. Cem Gençoğlu Okul Öncesi Eğitimin Önemine Vurgu Yaptı

Milli Eğitim Bakanlığı Temel Eğitim Genel Müdürü Dr. Cem Gençoğlu, yaptığı konuşmasında okul öncesi eğitimin zorunlu hale getirilmesi için çalışmalar yapıldığını söyledi.  Gençoğlu “2017-2018 yılı için belirlenen 22 pilot il bu illerde okul öncesinde zorunlu eğitim yapılması ve diğer illerde zorunlu eğitime geçiş için bir takım çalışmaların başlatılması hedeflenmiştir.” dedi.

Eğitimci Kayhan Karlı, çocuklarımızı geleceğe nasıl hazırlayacağımızı anlattı.

Eğitim dünyasının önemli isimlerinden Kayhan Karlı, şu anda anaokulunda olan bir çocuğu 2040’lı yıllarda nasıl bir hayatın beklediğini bilmediğimizi ve onu bu hayata hazırlamak için ne gibi çalışmalar yapılması gerektiği üzerinde bir konuşma gerçekleştirdi.

Prof. Dr. Sinan Canan’dan İnsan Beyninin Analizi

Türkiye’nin beyinin işleyişi söz konusu olduğunda en önemli bilgi kaynaklarından biri olan Prof. Dr. Sinan Canan, insan beyninin nasıl çalıştığını ve nasıl tepkiler verdiğini verdiği örneklerle anlattı.

Bahçeşehir Koleji Genel Müdürü Özlem Dağ “Okul öncesine yatırım geleceğe yatırımdır.” dedi.

Zirvenin ana sponsoru olan Bahçeşehir Koleji’nin Genel Müdürü Özlem Dağ, yaptığı konuşmasında  “Okul öncesi eğitim tüm toplumumuz hatta ekonomik hayatımız için gerekli bir dönem. O yüzden kesinlikle yatırım yapılması gerekiyor.” dedi.

Zirveye İlgi Büyük Oldu

Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda gerçekleştirilen ve yaklaşık on saat süren zirve maratonuna ilgi çok büyük oldu. Yaklaşık 1500 akademisyen, eğitimci, öğretmen ve öğretmen adayı zirveyi takip etti.

Eğitimci Kayhan Karlı’dan Ezber Bozan Bir Okul

Mevlana Celaleddin Rumi bu dünyanın yetiştirdiği en önemli düşünürlerden bir tanesi ve yüzlerce yıl önce verdiği mesajda diyor ki; “Dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lazım”. 21.yy’ın en önemli dinamiklerinden bir tanesi tam da Mevlana’nın söylediği şey, yani değişimin hızı. İçinde bulunduğumuz yüzyılın neredeyse 5’te birini, ilk 20 yılını bitirdik, zaman su gibi ilerliyor…

Bir yandan teknolojik gelişmeler yaşanırken bir yandan da dünyanın kaynaklarıyla-su, petrol, enerji, iklim vb. yaşam koşullarıyla savaş, göç, yerinden edilme vb. ile ilgili ciddi sorunlar yaşanıyor. Bu süreçte ise 21.yy’ı diğer yüzyıllardan ayıran en temel paradigmal fark şu; 2000 ile 2100 yılı arasında yaşanacak olan 100 yıldaki toplam değişimin miktarının belki de insanlık tarihi boyunca yaşanan değişimin tamamı kadar olacağı öngörülüyor. Bu hız karşısında da bireylerin değişime seyirci kalmasından ziyade değişime kolayca uyum sağlayabilmesi için 21.yy, bir beceri seti sunuyor. Literatüre baktığımızda geçmiş hiçbir yüzyıla ait beceri setlerine rastlamazken 21.yy: “Yaratıcı olma, eleştirel düşünebilme, işbirliği yapabilme, problem çözebilme, uyum sağlayabilme, öğrenebilme, üretebilme” gibi becerilere sahip bireylere ihtiyaç duyuyor. Haward Gardner tüm bu 21.yy becerilerini evrensel okuryazarlık olarak tanımlıyor gerçekten de çok doğru bir tanım.

Peki, biz çocukları bu yüzyıla uyum sağlayabilecekleri becerileri onlara kazandıracak, gelişimlerini destekleyecek şekilde eğitim imkanları sunabiliyor muyuz? Gelin şöyle bir hesap yapalım; 2018 yılında ilkokula başlayacak bir çocuk, 12 yıl eğitim alacak. 2030’da bitirecek okulu. Bu çocuk 2030’da liseyi bitirdiğinde muhtemelen bugünkü LYS, YGS gibi bol s’li  sınavlara rastlamayacak ama yerine başka bir “s” li sınav gelecektir. Diyelim ki liseden sonra bu çocuk üniversitede 4 yıl mühendislik okuyacak ve üniversiteden mezunu olacak ama yetmeyecek, MBA ya da yüksek lisans da yapacak derken 2035 yılına geldik bile.   Soru şu, gözünüzü kapatıp 2035’i hayal edin. Bütün bu değişim hızıyla, bugünden bu çocukların geleceğini düşünün, nasıl bir dünya, yaşam koşulları, çalışma hayatı onları bekleyecek? Tüm bu sorular çocuğun sağlıklı gelişimini ve yüksek yararını gözeten kurumların, okulların, öğretmenlerin, okul yöneticilerinin, ebeveynlerin kendine sorması ve üzerine düşünmesi gereken sorular.

“Gelecek bugünle başlıyor, bu nedenle geleceği düşünürken önce bugün nasıl yaşadığımıza, ne yaptığımıza bakmamız lazım.”

Yaklaşık 25 yıldır eğitim alanında öğretmen, okul yöneticisi, kurucu olarak çalışan, ulusal ve uluslararası anlamda öğrenmeye odaklanan biri olarak ekibimle yaptığımız tüm çalışmaları “çocukları nasıl bir gelecek, nasıl bir dünya bekliyor”sorusunu kendimize hatırlatarak ve onların yüksek yararını gözeterek yaptık. Neler yaptığımıza gelince de; 2013 yılında kurduğum YÖM | Yenilikçi Öğrenme Merkezi’ndeki öğrenme yoldaşı ekibimizle birlikte öğretmenler, okul yöneticileri, ebeveynler ve çocuklar için araştırma temelli eğitim programları geliştirme, uygulama, okullar için sürdürülebilir gelişim modelleri tasarlama ve sosyal sorumluluk projeleri alanında aktif çalışmalar yaptık. YÖM’ü, eğitimi gündemine alıp bu alanda programlar, atölyeler tasarlayan, üreten ve paylaşmayı seven bir mutfak olarak görüyoruz. Bu mutfaktaki ürünlerimizi kendi kurduğumuz bir okulda sergileme isteğimiz ise hep vardı, YÖM Okulları böylece doğmuş oldu.  Okul binası seçimimizden öğrenme ortamları tasarımlarımıza, hazırladığımız eğitim programlarından uyguladığımız atölyelere kadar kısacası okulumuzun her alanına öğrenmeye bakış açımızı, temel kabullerimizi yansıtıyoruz. YÖM Okulları’nın öğrenmeye bakış açısını ve temel kabullerini özetleyecek olursam;

YÖM Okulları, omurgasını sosyal-duygusal öğrenmenin oluşturduğu teknolojinin etkili bir araç olarak kullanıldığı bir yer. Bunun ilk adımını da mekan seçimimizle gerçekleştiriyoruz aslında. Hızla kalabalıklaşan ve kentlileşen ülkemizde çocukların büyüdüklerini anlayabilecekleri, ismiyle hitap edildiği, okuldaki herkesi tanıma imkanı bulduğu, çekirdek ailesinin dışına çıkarken her yıl çevresini biraz daha büyüttüğü, sayı olarak yaklaşık 200-250 öğrencinin olduğu küçük okulların olmasının çocukların sosyal duygusal gelişimleri açısından çok önemli olduğunu düşünüyoruz.

YÖM Okulları, çocukların akademik zeka (IQ) gelişimiyle birlikte sosyal duygusal zeka (EQ) gelişimini destekleyen bir öğrenme ekosistemi. 21.yy’ın fark yaratan bireyleri IQ ve EQ’yu dengeli şekilde kullanabilenler olacaktır. Bu yüzyılda öğrendikleriyle anlam yaratan, mana üreten nesillere ihtiyacımız var, sadece bilginin işçiliğini hamallığını yapacak bireylere ise ihtiyaç yok. “Çocuklar öğrendiklerinden kendi anlamlarını oluşturabiliyorlar mı,sahip oldukları bilgiye yeni bir şey ekleyebiliyor mu, başka bağlamlara aktarabiliyor mu, onun üzerine hayal kurabiliyor mu, bu bilgiyi yaşamında nerede kullanabileceğini düşünüp bunu uyguluyor mu?” soruları çocuklarla geçireceğimiz okul yolculuğu boyunca bize rehberlik edecek sorular.

“Uygulamaya geçirilen az bilgi, kullanılmayan çok bilgiden daha önemlidir”

Halil Gibran

YÖM Okulları, bir eğitim programı çerçevesi olan BOYEP | Beceri Odaklı YÖM Eğitim Programı’nı uygular. BOYEP,çocukların çok fazla bilgiye sahip olmasından öte bu bilgiye ulaşabilecek, bilgiyi üretebilecek temel anlayış ve becerileri kazanmasını sağlayan, odağına beceriyi alan bir program. Bu programı; ulusal ve uluslararası anlamda kabul görmüş, etkililiği olan yöntem ve yaklaşımlarla (STEM, TOD, PTÖ, Farklılaştırılmış Öğretim) MEB’in programı harmanlanarak merkezimiz tarafından hazırlandı. BOYEP, YÖM Okulları’nın yanı sıra akredite olan okullarda uygulanan bir çerçeve programdır.

YÖM Okulları büyümek, öğrenmek ve paylaşmak için bir yer. İnsan, doğduğu andan itibaren öğrenmeye programlanmış bir makinedir. Hayatta kalmak için öğrenmek zorundayız. Deneyimsel öğrenme dediğimiz hayatın kendi içerisinde ama sisteme baktığımızda çocukların düşmeden kalkmadan, hata yapmadan, iyi notlar alacak şekilde hayata hazırlanmaları isteniyor, tüm bunlar gerçekçi değil ki. Yetişkinler olarak şunu çok iyi biliyoruz ki hayat bize hep bildiğimiz yerden sormuyor, peki neden çocukları bunun tersi şekilde yönlendiriyoruz. Oysa;düşebileceği, kalkabileceği, takılabileceği, kızabileceği, başarısızlık yaşayabileceği, kaybedebileceği, ağlayabileceği, küsebileceği gibi gerçekçi ve sonu belli olmayan senaryolar yaşamaya ihtiyaçları var çocukların. Çocuk okulda başaramayabilir, kaybedebilir, kızgınlık yaşayabilir… Burada önemli olan düştüğü yerden kalkmasını öğrenmesi, destek ihtiyacı varsa nasıl destek isteyeceğini bilmesi, duygularını yönetebilmesi, başardığı her noktada da başarının hazzını ve gururunu yaşayabilmesi.

YÖM Okulları olarak eğitime bakış açımızı şekillendiren önemli bir kabulümüz de Milton Ericson’un “Her insan tam ve bütündür kimsenin tamir edilmeye ihtiyacı yoktur”anlayışıdır. Yetişkinlerin çocuklarla kurduğu ilişkilere baktığımızda çocuklar sürekli olarak bozuk, tamir edilmesi gerekenler olarak görülüyor. ‘Öyle yapma,böyle yap, şunu yapma, bunu yap’ şeklindeki direktiflerle çocuklar yönlendiriliyor, düzeltilmeye çalışılıyor. YÖM Okulları’ndaki tüm öğrenme yoldaşlarımızla birlikte her insana ihtiyacı olan fırsatı verilirse, uygun zemin oluşturulursa, destekleyici, işe yarar geribildirim verilirse herkesin tam ve bütün olduğu ilkesini savunuyoruz. Aynı havayı soluduğumuz okul iklimindeki çocuklara rehberlik ederek onlara yol arkadaşlığı yapıyoruz.

Okulun bütün paydaşlarıyla birlikte öğrenmesi ve gelişmesi gerektiğine, okulun herkes için yaşayan bir alan olduğuna inanıyorum. YÖM Okulları; çocuklar için bir öğrenme ortamı olmasının yanı sıra ebeveynlerin atölye, seminer gibi çalışmalara, sosyal etkinliklere katılabileceği, öğrenme yoldaşlarının mesleki gelişim yolculuklarının devam edeceği, kısacası tüm paydaşlarını kapsayan bir okul olarak önümüzdeki yıl itibariyle yolculuğuna başlıyor…

Bahçeşehir’in Tasarladığı ‘Robot’ Amerika’dan Ödülle Döndü

Bahçeşehir Koleji Fen ve Teknoloji Lisesi robotik takımı “INTEGRA 3646”, ABD Kaliforniya’da düzenlenen dünyanın en önemli yarışması FIRST Robotics Competition’da, yarışmanın en saygın ödülü olan “Chairman’s Award”u Türkiye’ye ikinci kez kazandıran Türk takımı oldu.

Bahçeşehir Koleji Fen ve Teknoloji Lisesi robotik takımı “INTEGRA 3646”, başarılarına bir yenisini ekleyerek 29 Mart–1 Nisan tarihleri arasında Amerika Kaliforniya’da düzenlenen FIRST Robotics Competition yarışmasının en saygın ödülü olan Chairman’s Award’u Türkiye’ye kazandırdı. Geçtiğimiz yıllarda Judges Award ve Team Spirit Award gibi ödülleri kazanarak Türkiye’yi Amerika’da en iyi şekilde temsil eden “INTEGRA 3646”, FIRST Robotics Competition’da ikinci kez Chairman’s Award’ün sahibi olan ilk ve tek Türk takımı oldu.

Bu yıl STEAMWORKS temasıyla yapılan FIRST Robotics Competition’da, robotik takımları eş zamanlı olarak altı hafta boyunca temaya göre şekillendirilmiş yarışlarda performans sergileyecek bir robotun mekanik tasarımı, elektronik tasarımı ve yazılımını tamamlayıp üretim sürecini geliştirdiler.

Bilim Dünyası İçin Kazanım

Lise öğrencilerinin kendi robotlarını inşa etmelerine olanak sağlamanın yanı sıra, pek çok 21. yüzyıl yeteneği edinmelerini de sağlayan değerlendirme kriterlerine sahip olan FRC turnuvaları, mühendisliğe ilgi çekici bir başlangıç olan robot yapımı sayesinde bilimi sevdirmeyi ve bilime özendirmeyi amaçlıyor. Yarışmacıların bilimi ve bilimsel aklı yaymak üzere yaptığı her çalışmanın dikkate alındığı şampiyonluk ödülü, takımın ürettiği robottan bağımsız bir şekilde sadece takımın FIRST mesajını nasıl aktardığına ve teknolojinin gelişmesine sene boyunca yaptıkları çalışmalarla nasıl katkıda bulunduklarına göre de değerlendiriliyor.

Çok Sayıda Ödüller Kazanıyor

Bahçeşehir Koleji Fen ve Teknoloji Lisesi öğrencilerinin biyoloji, fizik, kimya, bilgisayar, enerji verimliliği, Türk dili ve edebiyatı, bilim tarihi ve tarih, matematik, coğrafya, psikoloji alanında hazırladıkları araştırma projeleri ulusal ve uluslararası alanda da ödüller kazanıyor.

Türkiye’nin En Çok ‘Faydalı Model’ Geliştiren Lisesi

TUBITAK Fizik Olimpiyatları’nda toplam 24 madalya kazanan, Bilim Olimpiyatları’nda gümüş ve altın madalya almaya hak kazanan Bahçeşehir Koleji Fen ve Teknoloji Lisesi öğrencileri aynı zamanda Türkiye’nin en çok faydalı model geliştiren lisesi olma özelliğini de elinde bulunduruyor. Öğrencilerin çevre ve sosyal konularda fark yaratacak ve patenti alınan birçok projesi aynı zamanda ‘Faydalı Model’ olarak da tescilleniyor. Faydalı modellerin yanı sıra yaptıkları projelerle patent başvuruları yapan öğrenciler, başvuru sayısında Türkiye’deki pek çok üniversiteyi de geride bırakıyor.

 

Kaynak: http://www.sozcu.com.tr/2017/egitim/bahcesehirin-tasarladigi-robot-amerikadan-odulle-dondu-1782118

Çocuklar Ebeveynleriyle “Bilim” Öğreniyor

Tekirdağ’da öğrenciler aileleriyle aldıkları Arduino eğitimi sayesinde hayallerini “Bilimin en eğlenceli hali” ile gerçeğe dönüştürüyor.

Öğrenciler aileleriyle aldıkları Arduino (fiziksel programlama) eğitimi sayesinde hayallerini “Bilimin en  eğlenceli hali” ile gerçeğe dönüştürüyor.

Süleymanpaşa Belediyesince başlatılan “Bilimin en eğlenceli hali” projesi kapsamında 15 öğrenci aileleriyle belediye gençlik merkezinde eğitimi almaya başladı. Önce kodlama eğitimi verilen kursiyerlere daha sonra sıcaklık sensörü, kızıl ötesi kumanda, rota izleyen robot gibi hayal gücüne bağlı üretilen fiziki projelere hareket imkanı sağlayan üzerinde çiplerin olduğu kodlanmış elektronik platformu da denilen teknik adıyla Arduino kodlama eğitimi veriliyor.

Eğitimi tamamlayan ebeveyn ve çocuklarından oluşan kursiyerler hayallerindeki projelerini 3D yazıcıdan çıkarıyor ve projelerinde fiziksel hareket sağlayacak kodlu sistemi devreye geçirerek hayallerini hareketlendiriyor.

Eğitimleri süren öğrenciler projeleriyle Arduino yarışmalarına katılmayı hedefliyor.

Süleymanpaşa Belediye Başkanı Ekrem Eşkinat, AA muhabirine yaptığı açıklamada, öğrencilerin teknolojiyi kullanarak daha üretken olması için “kod atölyesi” kurduklarını söyledi.

Ardunio eğitiminde çocukların aileleriyle eğitim aldığını ifade eden Eşkinat, şunları kaydetti:

“Çocuklarımız gruplar halinde eğitim alıyor. Önce kod yazmayı öğreniyorlar. Daha sonra ikinci safhaya geçip 3D yazıcıdan parçaları çıkartıyorlar ve bu parçaları monte edip bir robot üretiyorlar. Daha sonra Arduino eğitimiyle yazılımları kartlara yükleyerek robotu hareket ettiriyorlar. Bu projeyi 4 aydır devam ettiriyoruz ve olumlu sonuçlar aldık. Eğitimler devam ederken annelerin veya babaların çocukları ile beraber bu işe yatkın olduklarını gözlemledik. Bunun üzerine yeni bir proje geliştirdik. Bu Arduino eğitiminde anne veya baba çocukla birlikte birtakım oluşturarak beraber eğitim alıyor.”

Eşkinat, çocukların aileleri ile yaptıkları projelerle yarışmalara katılacaklarını belirterek, “Çocuklar bir yenden teknolojiyi öğrenirken bir taraftan ailesiyle de bunu paylaşıyor. Bununla da kalmayıp aileler yaptıkları projelerle yarışmalara katılacaklar. Bu da diğer ailelere teşvik oluyor. Aileler çocukları değil, çocuklar aileleri yönlendirmeye başladı.” dedi.

Kod atölyesi bilişim öğretmeni Lale Çifçi de temel bilgiler ışığında öğrencilerin aklından geçen bir fikre ilişkin elektronik devreler hazırlayıp aileleri ile hayata geçirebileceklerini söyledi.

Bilimi eğlenceli halde öğrenen hem öğrencilerin hem de ailelerinin mutlu olduklarını belirten Çifçi, şunları kaydetti:

“Ardunio küçük elektronik devreleri oluşturabileceğimiz açık kaynaklı yazılım olan ve çoğaltılan bilen bir mikro denetleyici. Öncelikle bu mikro  denetleyici ile tanışıyorlar. Bununla birlikte biraz elektronik ve yazılım  bilgisi alıyorlar. Temel bilgiler ışığında aklımızdan geçen bir fikri küçük elektrik devreleri ile hazırlayıp hayata geçirebiliyoruz. Burada üretim için  herkes bir proje belirleyecek bunlar akıllı ev projesi olabilir, bir saksıya su  ihtiyacını giderebilecek sensör olabilir bunlar küçük devreler ve Arduino ile hayata geçirilebilecek.”

 

Kaynak: http://www.milliyet.com.tr/cocuklar-ebeveynleriyle-bilim–egitim-2427497

Bu Otobüste Herkes Kitap Okuyor!

Yukarıdaki fotoğrafa bakıldığında, işten eve giderken insanların kitap okuduğu izlenimine kapılırsınız. Ancak gerçek öyle değil. Bu sadece bir kitap fuarının tanıtımı için yapılmış bir reklam. Gerçek ise çok yakıcı…

Son verilere göre, Türkiye’nin yüzde 39’u hiç kitap okumuyor. En sık yapılan iş ise yüzde 85’le televizyon izlemek. Halk kütüphanelerine üye olanların sayısı ise nüfusun yüzde 2’sinden az…

Bireyleri kitap okumaya yöneltmek için kitap fuarları düzenlenmeye devam ediyor. Denizli Büyükşehir Belediyesinin bu yıl ilkini düzenlediği Ege’nin en büyük kitap fuarı için özel olarak tasarlanan kütüphane otobüslere vatandaşlar yoğun ilgi gösteriyor.

Vatandaşların etkinliğin düzenlendiği Denizli Büyükşehir Belediyesi Kongre ve Kültür Merkezi’ne daha rahat ve kolay ulaşımı için kentin iki ayrı noktasından ücretsiz otobüs seferleri konurken, kitap fuarı için özel olarak tasarlanan kütüphane otobüs ise kitapseverlerin yoğun ilgisini çekiyor. Bir kütüphane şeklinde kaplanan otobüsün kapıları kütüphane kapısı olarak tasarlanırken, araç gövdesinin görünümü ise kitap raflarını andırıyor. Otobüse binen yolcular ise kitap okuyor şeklinde görülürken, kütüphane otobüs farklılığı ile vatandaşların yoğun ilgisini çekiyor.

160 Bin Ziyaretçi

Açıldığı günden bu yana her gün ziyaretçi akınına uğrayan Denizli Büyükşehir Belediyesi Kitap Fuarı’na 7 günde 160 binin üzerinde kişi geldi. Her gün yazarların okurlarıyla buluştuğu fuara sadece Denizli merkezden değil ilçe ve çevre illerden de katılım oldu. 09 Nisan’a kadar ziyaret edilebilecek Denizli Büyükşehir Belediyesi Kitap Fuarı için Pamukkale Üniversitesi (PAÜ) Kredi Yurtlar Kurumu (KYK) önünden her yarım saatte bir, İstiklal Caddesi’ndeki eski kütüphane önünden ise fuar alanına her saat başı ücretsiz otobüs kalkıyor.

Ünlü Yazarlar Geliyor

Her gün farklı yazarın imza günleri ve söyleşi düzenlediği fuarda Türkiye’nin en ünlü yazarları Denizlililer ile buluşacak. 7 Nisan Cuma günü saat 13.00’te Ahmet Şafak fuarda kitapseverleri beklerken, 8 Nisan Cumartesi günü saat 12.00’de Şükrü Erbaş, saat 13.00’te İlber Ortaylı ve Öznur Yıldırım, saat 14.00’de ise Hasan Ali Toptaş, İlker Başbuğ, Ali Lidar ve Canan Tan olacak. Fuarın son günü 9 Nisan’da da saat 13.00’te Sinan Yağmur, saat 14.00’de Hasan Ali Toptaş, Canan Tan, Abdurrahman Dilipak, saat 15.00’te ise Azra Kohen okurlarıyla buluşacak.

Türkiye Kitap Okumuyor

Türkiye’de onlarca kitap fuarı düzenlenmesine karşın, kitap okuyanların oranı oldukça düşük. Türkiye, kitap okumak yerine televizyon izliyor. İPSOS KMG’nin 2016 yılında yaptığı araştırmaya göre, toplumun yüzde 39’u kitap okumuyor, yüzde 85 televizyon izliyor.

2015 TÜİK verilerine göre ise 1 milyon 367 bin 139 kişi halk kütüphanesine üye. Bu da nüfusun yüzde 2’sinden az bir rakama tekabül ediyor.

MEB’in 15 yaşında öğrencilerden derlediği verilere göre de evinde en fazla 10 kitap olan ailelerin oranı yüzde 27 olurken, evdeki kitapların çoğu da ders ya da tatil kitabı.

 

Kaynak: http://www.sozcu.com.tr/2017/egitim/bu-otobuste-herkes-kitap-okuyor-1778415

Dik Temel Harflerle Eğitim Geri Dönüyor

Gelecek eğitim-öğretim yılından itibaren ilk okuma yazma eğitiminde el yazısı yerine dik temel harflerin kullanılmasına ilişkin detaylar belli oldu. İlkokul birinci sınıf öğrencileri, dik temel harflerle yazma eğitimine başlayacak, üçüncü sınıftan itibaren de “sadeleştirilmiş el yazısı”nı içeren “güzel yazı” dersi, haftalık 8 saatlik Türkçe dersleri içinde 2 saat verilecek.

Bitişik eğik el yazısıyla öğretim, 2004-2005 eğitim-öğretim döneminde 196 okulda pilot uygulama olarak başlatıldı. 2005-2006 eğitim-öğretim döneminden itibaren de Türkiye genelindeki tüm ilkokul birinci sınıf öğrencileri, ilk yazma eğitimini el yazısıyla almaya başladı.

Millî Eğitim Bakanlığı, el yazısı konusunda karar alırken kapsamlı çalışmalar yaptı. Üç boyutta ele alınan çalışmalar bir yıl sürdü. Öncelikle öğretmenlerin görüşleri toplandı, ardından öğrencilerin mevcut yazıları, tür ve estetik bakımından ele alındı. Öğrencilerin becerileri ve bu yazıya yatkınlıkları da incelendikten sonra son olarak dünyadaki el yazısı uygulamalarıyla karşılaştırılarak analizler yapıldı. Öğretmenlerin yüzde 80´i öğrencilerin zorlandığı yönünde görüş bildirdi. Nihai kararın verilmesinde Türkçe dersinin müfredat taslağında yer alan el yazısı uygulamasına yönelik geri bildirimler de etkili oldu.

MEB Temel Eğitim Genel Müdürlüğünce yapılan saha araştırmalarında sınıf öğretmenlerinin yaklaşık yüzde 80´i, öğrencilerin bitişik eğik yazıda zorlandıkları yönünde görüş bildirdi. Aynı araştırmada öğretmenlerin dik temel yazı öğretimini daha kolay buldukları sonucuna ulaşıldı.  Öğrencilerin ilkokuldan sonra kullandıkları yazılar üzerine yapılan araştırmalarda ise sonuç daha çarpıcı oldu. Lise çağındaki, özellikle 9, 10 ve 11. sınıf öğrencilerinin yüzde 73´ünün dik temel yazıyı kullandığı tespiti yapıldı.  Öğrencilerin el yazılarının tür ve estetik açısından incelenmesinde ise yüzde 53´ünün “okunaklı”, yüzde 27´sinin ise “güzel” olarak değerlendirilebileceği sonucuna ulaşıldı. Türkiye´de el yazısına ilişkin araştırmaların nesnel değerlendirmeden uzak olduğu tespitini yapan Bakanlık, yurt dışındaki araştırma ve uygulamaları da gözden geçirdi.  Bunun dışında, Bakanlığın müfredat taslaklarını kamuoyu görüşüne açmasının ardından en fazla görüş “el yazısı” konusunda geldi. Türkçe dersine gelen 8 bine yakın görüşün yaklaşık 6 bininin yazı biçimi öğretimine dair olduğu, bitişik eğik el yazısının ilkokul birinci sınıflarda uygulanmasının değiştirilmesini isteyenlerin oranının yüzde 99,3 olduğu ortaya çıktı.

Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığınca komisyon kuruldu

Elde edilen verilerin ardından nasıl bir yazı biçimine geçileceğine dair MEB Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığında uzmanlardan oluşan komisyon kuruldu ve el yazısını pedagojik ilkeler çerçevesinde araştıran çalışmalar yürütüldü. Çalışmaların sonunda Başkanlık, gelecek yıldan itibaren ilkokul birinci sınıflarda uygulamaya geçilecek metodun adını “Dik Temel Harflerle Ses Esaslı Okuma Yazma Öğretimi” olarak kararlaştırdı.  Buna göre öğrenciler, ilkokul üçüncü sınıftan itibaren ise daha az ayrıntılı, daha sade el yazısı eğitimini, haftalık 8 saatlik zorunlu Türkçe dersi içinde 2 saat almaya devam edecek.

Tüm kazanımlarda olduğu gibi çocuğun gelişim seyrine uygun bir hiyerarşi kuruluyor. Bu hiyerarşi içinde öğrencinin dik temel yazı ile ilk okumasını gerçekleştirmesi sağlanıyor. Türkçe derslerinin bir parçası olarak da güzel yazı kabiliyetinin geliştirilmesi hedefleniyor. Onun için ayrı bir ders olarak ´güzel yazı´ dersi adında bir ders, ayrıca bir seçimlik ders de konulmuyor. Öğrencilerin, Türkçe el yazısını üçüncü sınıftan itibaren güzelleştirmeleri için çalışmalar sürüyor.

El yazısı kaldırılmıyor

Yazı öğretimine dik temel harflerle başlanılacak, üçüncü sınıftan itibaren de el yazısı öğretilecek. İngiltere dahil birçok ülkede de dik temel harfler öncelikle öğretiliyor, ardından bitişik el yazısı eğitimi veriliyor.

 

Kaynak: http://meb.gov.tr/m/haber/13311/tr